ERKETECİLER

4 Şubat 2012 Cumartesi

Bu Aralar...


Bu aralar hüzne battım yine. Tadı yok peynirin, rakının kokusu yok. Herkes çok sıkıcı ve günler bitiyor başlamadan. Ne yana dönsem sen yoksun ve ne yana dönsem, aslında kaybolmuş oluyorum. Saçlarına yıldız düşmüyor annemin ve koparmadan ağlıyorum. Sigarayı üç pakete çıkarmadım, bıraktım hatta. Bu aralar efkarı elime yüzüme, sevmeyi kirli duvarlara bulaştırır oldum. Özürler biriktiriyorum bu aralar, dilemeye utanır olduğum. Sevmeler biriktiriyorum, hiçbir zaman bir yüreğe dokunamayacak olan. Bu aralar tutamayacağım sözler veriyorum bıkıp usanmadan. Kocaman ve artık rengi beyaza çalmayan yalanlar söylüyorum sıkılıp utanmadan. Topuklarımı sallıyorum derin boşluklarda, ellerimle bir kuru dala bile tutunmadan. Bu aralar kanadı kırık bir kuş gibiyim, gökyüzüne dargın olan. Kar yağıyor üstelik bu aralar. Her karda deli gibi yürümeme rağmen, adımımı atmıyorum dışarı. Telefonlara bakmıyor, mesajlara cevap vermiyorum. Bir çığ düşsün üstüme ve sonsuza kadar orada kalayım diye bekliyorum. Çığlar düşüyor, zaman geçiyor ama ben hala kendi gerçeklerimin çıplaklığıyla üryan çırpınışlarda üşüyorum. Ne zaman gözlerim kapansa uykuya, ben karanlık bir uçurumdan sonsuzluğa düşüyorum. Kimse duymuyor çığlıklarımı. Kan revan içinde uyanıp karanlığa uzattığımda elimi, soğuk gecenin koynunda kendi elimi tutuyorum. Yalnızım işte bu aralar yine. Her zaman olduğu, hep olacağı gibi belki de. Çok ağlıyorum mesela. Ağladın mı diye soranlara yeni gözlüklerimi ve soğuk havayı bahane ediyorum. Ya yüreğim? Onun yangınını neyle örterim? Neyle gizlerim her ahında bin kez parçalanan acılarımı? Gülücükler dağıtırken maskelerle bezeli yüzüm, içimde kuruyan nehirleri hangi yağmurlarla ıslatayım? Kendi kendime masallar anlatacak kadar yalnızım bu aralar, hiç birinin sonunu bilmeden üstelik. Kahramanı kayıp, mağduru haksız, kötüsü bezirgan masallar. Bu aralar kimim ben diye soruyorum kendime. Kendime bakıp göremiyorum kendimi. Sakallarımı uzattım olabildiğince. Giydiklerim uyumlu mu, yakıştı mı umursamıyorum. Annemin telefonlarına çıkmıyorum. Korkuyorum, daha alo der demez hüngür hüngür ağlamaktan. Bu aralar en çok “Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler” şarkısını dinliyorum. Mantıklı geliyor kaçmak, karşısına çıkmaksa tüm yenilgileri kabullenmek gibi geliyor. Tüm kestirme yolları bilmeme rağmen, kaçacak, gizlenecek kuytular buluyorum kendime. Adımlarımsa çıkmaz sokaklara aşina.



Bu aralar çaya tek şeker atıyorum, sırf kıllık olsun diye, sırf bir farkındalık yaratmak adına bardaktaki çaya. Çayın umurunda mı değil, belki benimde değil ama bir tek ona geçiyor nazım sanki. O demleniyor, ben efkarlanıyorum. Sonra tek yudum içmeden döküyorum. Lavabonun deliğinden akıp gidişini izlerken el sallıyorum arkasından. Sonra bir bardak daha doldurup, aynı rolü bir usta edasıyla tekrar oynuyorum. İyi değilim anlayacağınız. Halil Sezai dinlemektense, şarkılarını söylemeyi tercih ediyorum aynanın karşısında. Çaktırmadan bakıyorum onun kadar havalı duruyor muyum diye. Durmadığımı anladığımda ise sırf gıcıklık olsun diye Serdar Ortaç şarkıları söylüyorum. İçimdeki ben’e eziyet ediyorum itina ile. Akşam olduğunda kapatıyorum tüm ışıkları. Karanlık odalarda çıt çıkarmadan yürüyorum çıplak ayaklarla. Kendimi yakalıyorum suçüstü, bir odanın en dip köşesinde ağlarken. Kendi omzuma dokunup teselli ediyorum yine kendimi. Bu aralar rakı şişesinde balık, denizde rakı şişesi gibiyim. Anlamsız, gayesiz, isteksiz... İstemeyerek uyuyorum, sırf biri gelir de uyandırır umuduyla. Gün her sabaha vardığında kendi kirli çoraplarıma bakarak uyanıyorum. Diğer teki inadına kaybolmuyor üstelik. Onlar bile benle uğraşmayacak kadar kayıtsız. İstiyorum ki gelsin, tutsun ellerimden, kaldırsın beni düştüğüm yerden. Baksın gözlerimin içine ve “Özür dileme vakti, özür dile artık,  kabul et yanlışlarını ve koşarak sarıl bana” demesini bekliyorum utanmadan. Sonra aynaya bakıyorum… Yüzümdeki ifade silip süpürüyor içimdeki tüm cesaret kırıntılarını. Bu aralar çok korkuyorum aslında, ölümüne korkuyorum. Bazen dizlerimin bağı çözülüyor, titriyorum korkudan ama beni neyin korkuttuğunu bir türlü bulamıyorum. Biliyorum, bulsam bitecek tüm korkularım. Ellerim bir daha hiç titremeyecek. Bulsam korkularımı belki taze hava dolacak ciğerlerime. Yeniden umutlanacağım yaşama dair. Belki onca zamandır ilk kez hangi istikamete gittiğimi bilerek yürüyeceğim ama yok, ama bulamıyorum, ama kayıp korkularım bile. Düşlerimse zamansız açmış bir gülün yaprağı kadar narin ve hükümsüz. Korkularımda boğulurken, tiksinircesine ağır bir yalnızlıkta köklerimden kurtulup yüzeye doğru usulca çıkıyor, sonra aynı karanlıklara tekrar dalıyorum.



Bu aralar bir gören olursa beni, insaniyet namına öldürsün istiyorum…

2 ulu şahsiyet:

bitter dedi ki...

zevk alacağımız onca şey dururken hayattan, illaki acı çekmek istiyoruz bazen her şeyden her andan. yaşadıklarımıza inanmadıkça inandıklarımızı yaşamaya devam ediyoruz. Eninde sonunda kendimize dönüyoruz ama önemli olan da bu sanırım..

wimparella dedi ki...

hım gone with the sin çalarken okudum süper gitti. kendime döndüm dönmek istedim yine dönemdim keşke dönebilsem ben de sen dönmüş ve görmüşsün ne halde olduğunu ben çok uzaklarındayım kendimin. gelsem görücem yıkıntılar içinde yaşamaya çalıştığımı.