Bu aralar hüzne battım yine. Tadı yok peynirin, rakının
kokusu yok. Herkes çok sıkıcı ve günler bitiyor başlamadan. Ne yana dönsem sen
yoksun ve ne yana dönsem, aslında kaybolmuş oluyorum. Saçlarına yıldız düşmüyor
annemin ve koparmadan ağlıyorum. Sigarayı üç pakete çıkarmadım, bıraktım hatta.
Bu aralar efkarı elime yüzüme, sevmeyi kirli duvarlara bulaştırır oldum.
Özürler biriktiriyorum bu aralar, dilemeye utanır olduğum. Sevmeler
biriktiriyorum, hiçbir zaman bir yüreğe dokunamayacak olan. Bu aralar
tutamayacağım sözler veriyorum bıkıp usanmadan. Kocaman ve artık rengi beyaza
çalmayan yalanlar söylüyorum sıkılıp utanmadan. Topuklarımı sallıyorum derin
boşluklarda, ellerimle bir kuru dala bile tutunmadan. Bu aralar kanadı kırık
bir kuş gibiyim, gökyüzüne dargın olan. Kar yağıyor üstelik bu aralar. Her
karda deli gibi yürümeme rağmen, adımımı atmıyorum dışarı. Telefonlara
bakmıyor, mesajlara cevap vermiyorum. Bir çığ düşsün üstüme ve sonsuza kadar
orada kalayım diye bekliyorum. Çığlar düşüyor, zaman geçiyor ama ben hala kendi
gerçeklerimin çıplaklığıyla üryan çırpınışlarda üşüyorum. Ne zaman gözlerim
kapansa uykuya, ben karanlık bir uçurumdan sonsuzluğa düşüyorum. Kimse duymuyor
çığlıklarımı. Kan revan içinde uyanıp karanlığa uzattığımda elimi, soğuk gecenin
koynunda kendi elimi tutuyorum. Yalnızım işte bu aralar yine. Her zaman olduğu,
hep olacağı gibi belki de. Çok ağlıyorum mesela. Ağladın mı diye soranlara yeni
gözlüklerimi ve soğuk havayı bahane ediyorum. Ya yüreğim? Onun yangınını neyle
örterim? Neyle gizlerim her ahında bin kez parçalanan acılarımı? Gülücükler
dağıtırken maskelerle bezeli yüzüm, içimde kuruyan nehirleri hangi yağmurlarla
ıslatayım? Kendi kendime masallar anlatacak kadar yalnızım bu aralar, hiç
birinin sonunu bilmeden üstelik. Kahramanı kayıp, mağduru haksız, kötüsü
bezirgan masallar. Bu aralar kimim ben diye soruyorum kendime. Kendime bakıp
göremiyorum kendimi. Sakallarımı uzattım olabildiğince. Giydiklerim uyumlu mu,
yakıştı mı umursamıyorum. Annemin telefonlarına çıkmıyorum. Korkuyorum, daha
alo der demez hüngür hüngür ağlamaktan. Bu aralar en çok “Şimdi bana kaybolan
yıllarımı verseler” şarkısını dinliyorum. Mantıklı geliyor kaçmak, karşısına
çıkmaksa tüm yenilgileri kabullenmek gibi geliyor. Tüm kestirme yolları bilmeme
rağmen, kaçacak, gizlenecek kuytular buluyorum kendime. Adımlarımsa çıkmaz
sokaklara aşina.
Bu aralar çaya tek şeker atıyorum, sırf kıllık olsun diye,
sırf bir farkındalık yaratmak adına bardaktaki çaya. Çayın umurunda mı değil,
belki benimde değil ama bir tek ona geçiyor nazım sanki. O demleniyor, ben
efkarlanıyorum. Sonra tek yudum içmeden döküyorum. Lavabonun deliğinden akıp
gidişini izlerken el sallıyorum arkasından. Sonra bir bardak daha doldurup,
aynı rolü bir usta edasıyla tekrar oynuyorum. İyi değilim anlayacağınız. Halil
Sezai dinlemektense, şarkılarını söylemeyi tercih ediyorum aynanın karşısında.
Çaktırmadan bakıyorum onun kadar havalı duruyor muyum diye. Durmadığımı
anladığımda ise sırf gıcıklık olsun diye Serdar Ortaç şarkıları söylüyorum.
İçimdeki ben’e eziyet ediyorum itina ile. Akşam olduğunda kapatıyorum tüm
ışıkları. Karanlık odalarda çıt çıkarmadan yürüyorum çıplak ayaklarla. Kendimi
yakalıyorum suçüstü, bir odanın en dip köşesinde ağlarken. Kendi omzuma dokunup
teselli ediyorum yine kendimi. Bu aralar rakı şişesinde balık, denizde rakı
şişesi gibiyim. Anlamsız, gayesiz, isteksiz... İstemeyerek uyuyorum, sırf biri
gelir de uyandırır umuduyla. Gün her sabaha vardığında kendi kirli çoraplarıma
bakarak uyanıyorum. Diğer teki inadına kaybolmuyor üstelik. Onlar bile benle
uğraşmayacak kadar kayıtsız. İstiyorum ki gelsin, tutsun ellerimden, kaldırsın
beni düştüğüm yerden. Baksın gözlerimin içine ve “Özür dileme vakti, özür dile
artık, kabul et yanlışlarını ve koşarak
sarıl bana” demesini bekliyorum utanmadan. Sonra aynaya bakıyorum… Yüzümdeki
ifade silip süpürüyor içimdeki tüm cesaret kırıntılarını. Bu aralar çok
korkuyorum aslında, ölümüne korkuyorum. Bazen dizlerimin bağı çözülüyor, titriyorum
korkudan ama beni neyin korkuttuğunu bir türlü bulamıyorum. Biliyorum, bulsam
bitecek tüm korkularım. Ellerim bir daha hiç titremeyecek. Bulsam korkularımı
belki taze hava dolacak ciğerlerime. Yeniden umutlanacağım yaşama dair. Belki
onca zamandır ilk kez hangi istikamete gittiğimi bilerek yürüyeceğim ama yok,
ama bulamıyorum, ama kayıp korkularım bile. Düşlerimse zamansız açmış bir gülün
yaprağı kadar narin ve hükümsüz. Korkularımda boğulurken, tiksinircesine ağır
bir yalnızlıkta köklerimden kurtulup yüzeye doğru usulca çıkıyor, sonra aynı
karanlıklara tekrar dalıyorum.
Bu aralar bir gören olursa beni, insaniyet namına öldürsün
istiyorum…


2 ulu şahsiyet:
zevk alacağımız onca şey dururken hayattan, illaki acı çekmek istiyoruz bazen her şeyden her andan. yaşadıklarımıza inanmadıkça inandıklarımızı yaşamaya devam ediyoruz. Eninde sonunda kendimize dönüyoruz ama önemli olan da bu sanırım..
hım gone with the sin çalarken okudum süper gitti. kendime döndüm dönmek istedim yine dönemdim keşke dönebilsem ben de sen dönmüş ve görmüşsün ne halde olduğunu ben çok uzaklarındayım kendimin. gelsem görücem yıkıntılar içinde yaşamaya çalıştığımı.
Yorum Gönder