Hayata Noktalı Virgül

Hayata Noktalı Virgül

14 Ocak 2014 Salı

Karanlığın Nihayetindeki Işık

Eski bir zamandan, belki bin yıldır gün yüzü görmemiş dehlizlerden çınlasın, bir eski zaman sesi gibi uğuldasın ruhumun koridorlarında ilahiler. Binlerce yıl önce unutulmuş bir dilde söylensin sözler. Kanarken gecenin parmak uçları, saplasınlar göğsüme ucu zehirli hançerleri. Şeytanların fısıltıları yükselsin karanlık gökyüzüne. Yıldırımlar yağarken toprağa, şifacıların asırlardır aradığı bir çiçek gibi yarıp çıkayım o toprağı. Titresin mabedi inancın, korkunun kapıları yıkılsın çığlıklarımda. Yedi kapısından, yedi zebani geçsin, yıkılmış ve unutulmuş olan kentin. Her biri bir ölüm saplasın beynime ve gömüleyim en karanlık dağların dibindeki en karanlık tünellere. Davullar çalsın semanın derinliklerinden, kandan bir nehir yutarken tüm geçmişi. Ağlasın eski mermerlere yontulmuş melek yüzleri. Kuduran denizin ortasında, eski bir kadırgadan selamlasın inancını yitirmiş yüzleri karanlığın gölgesi. İnsanlık esir düşsün haramilerin eline. Güneş sönsün yağı bitmiş bir kandil gibi. Sarsılan yerin gürültüsüne karışsın mahşer atlılarının ayak sesleri. Doğudaki karanlık şafağa karışsın batıdaki kan kızılı gurup. Tüm kitaplar aynı lanetli cümleleri yazsın ve kör olsun okuyanların gözleri. Yılanların zamanından bu yana devşirilmiş tüm döngüler zehir yeşili bir acıyla karışsın önce havaya, sonra suya, sonra toprağa. Keskin bir kılıç bölsün huzuru en saydam yerinden. Akılları donduran koyu gri bir soğuk süzülsün gündüzlerin ortasına. Dağ başlarında yanan kutsal ateşler sönsün birer ikişer. Nehirler tersine akarken, tılsımlı bir ağaca dursun meyveler. Yarılan göğün boşluğunda savrulsun ölü kuzgunların leşleri. Gün batıdan yükselirken dilenciler diyarında, ölüm koksun tüm yediverenler. Son günün sızlayan şafağına uyanırken titreyen ruhlar, kurşun kadar ağır bir sessizlik çöksün evrenin her zerresine. Ellerinde ağlayan bez bebekleri ile terk etsinler çocuklar köyleri ve şehirleri. Eski bir cinayetin kanı dökülsün ağlamayı unutan riyakar gözlerden. Zulmün sunağından havalanan yedi başlı kargalar, sülfür tadında tohumlar saçsın göğün en yükseğine. Umudun son kalesi yıkılırken, paslı bir bıçakla keser gibi kesilsin tüm nefesler. Dünya dursun ve kadim bir karanlığa gömülsün tüm renkler. Zaman boyun eğsin bilinmeze. Unutulmaması gerekenler unutulsun ve olmayan bir zamanda son nefesini versin son insan. Yedi ölümsüz yaşam boyu sussun kainat. Küller soğusun ve unutulsun tüm sesler.

Sonsuz bir boşlukta, zamansız bir hayatta, yörüngesiz bir şekilde sürüklenirken zamanın başlangıcından bu yana var olan tüm yanılsamalar, hiçbir kulağın duyamayacağı kadar, hiçbir aklın idrak edemeyeceği kadar küçük bir ses duyulsun küllerin altından. Tüm kainatta yankılanırken bu ses kırıntısı, savrulduğu boşlukta yeniden duruversin zaman. Paslı ve ağır bir kapı gibi gıcırdayarak açılsın karanlığın kan kırmızısı gözü. Toprağı yarıp çıkarken cılız bir filiz, doğudan usulca, kendi külleri arasından yükselsin güneş. Kötülüğün gözleri kamaşırken bir çığlık yankılansın evrenin sonsuzluğunda. Bin yıldır uyuyanlar uyansın, uzun bir uykudan kalkar gibi. Dağların koyuklarından binlerce nehir fışkırsın. Korkuyla kaçışırken cehennemin bekçileri, bir rüzgar silip götürsün havaya karışan ağır zehri. Dünya sarsılarak dönmeye başlasın yeniden. Yeşil yeniden yeşil olsun ve ak kanatlı kuşlar görünsün güneyden. Denizin rengi siyahtan maviye çalarken, beyaz yelkenleri rüzgarda çırpınan bir yelkenli yarsın dalgaları. İlahiler yükselsin dağ başlarından. Beyaz yeleli atlar rüzgarı kovalarcasına koşsun sonsuz çayırlarda. El ele tutuşmuş güzel yüzlü çocuklar girsin yıkılan şehirlerin kapısından ilk. İçinde umut olan, içinde inanmışlık olan şarkılar söylesin, saçlarına çiçeklerden taç yapmış kadınlar. Yedi şehrin süvarisi, ellerinde ak sancaklarla çıksın ufuktan. Ak sakallı ihtiyarlar, titreyen elleri ile göstersin şafağı. Doğudan yükselen bir ışık yarıp geçerken bulutları, diz çöksün tüm insanlık. Kanatları zümrüt rengi bir anka kuşunun üstünde görünsün merhametin yüzü. Usulca ayak bassın toprağa. Kollarını açıp iki yana, Tanrı’nın bile daha önce duymadığı bir dua ile söylesin kelimelerini. Usulca toprağa soksun ellerini ve bin yıldır küller altında kalan ellerimden tutsun beni. Parmak uçları değdiğinde tenime, gözlerim aralansın daldığı karanlıklardan. Ecel yorgunluğundaki rüya sona ersine ve çıkarsın beni toprağın altından. Aydınlığıyla kamaşan gözlerim yansın ilk önce. Belli belirsiz silüetler uçuşurken gözbebeklerimde, ilk nefesimi alayım. Ciğerlerime dolarken hayat, ilk onun yüzünü göreyim. Dokunurken dudakları dudaklarıma, ruhuma dolan nefesini hissedeyim. Tüm insanlığın bildiği bir dille söylesin adımı. Tüm dinlerde kutsanırken ikimizin unutulan isimleri, ipek kadar yumuşak bir yağmur insin yeryüzüne. Yüreğime hayat saçan sesin duyulsun dudaklarının arasından. El ele tutalım ve birlikte uyanalım bu rüyadan. Gözlerimi açtığımda sen yanı başımda ol. Sonra ben senin yokluğunda hep aynı kabusu ve varlığında hep aynı ilahi rüyayı göreceğimi bilerek doğrulayım yatağımdan. Sevgin kalbime bir mühür gibi düşerken, okşayayım cennet kokan saçlarını. Ruhuma kıyamet kadar büyük korkular düşüren yokluğundan korkarak ve dünyamı cennete çeviren varlığından hayat
bularak uzanayım yanına. Bileyim ki sen varsan hayat var ve senle doğar güneşim. Sen yoksan eğer ben hayatı neyleyeyim?

Hiç yorum yok: