Hayata Noktalı Virgül

Hayata Noktalı Virgül

21 Mayıs 2014 Çarşamba

+18 Deprem Fırsatçıları

17 Ağustos depreminin ertesi günüydü. Depremin yaratmış olduğu şok dalgasının etkisiyle evlerimize giremez olmuştuk. Arabası olanlar arabada, olmayanlar sokaklara veya arsalara kurdukları çadırlarda kalıyorlardı. Annemler o yaz memlekete, amcamların yanına gitmişlerdi. Ablamda onlarla birlikte gittiğinden, evi abimle ben paylaşıyorduk. Deprem korkusundan ötürü arabada kalmayı planlamış olsak ta, abimin iş yerinden bir arkadaşı bizi kendi evlerine davet etmişti. Abime, nasıl yani, biz korkudan eve giremezken, gidip başka bir evde kalmayı mı teklif ediyorsun bana, onların depreme karşı anlaşmaları mı var, bu ne saçmalık demiştim. O da, bildiğin gibi değil, gidince anlarsın demişti. Araba da kalmak daha makul ve mantıklı gelse de, abimin ısrarına dayanamayıp düşmüştüm peşine. Gittiğimiz yeri görünce içimdeki tüm kuşkular kaybolmuştu. Tek katlı, müstakil betonarme bir evdi. O kadar sağlam yapılmıştı ki, mesleğimden ötürü bunu anlamam çok zor olmadı. Evin her köşesi ekstra kolonlarla güçlendirilmiş ve normalin çok üstünde kalın duvarlarla örülmüştü. Burası kesinlikle gönül rahatlığı ile uyuyabileceğim bir yerdi. İki gündür uykusuz ve diken üstünde olduğum için, bu gece deliksiz bir uyku çekebilirdim.

Her şey çok güzeldi ama sıra dışı bir durum da vardı ortada. Ev çok kalabalıktı. Abimin arkadaşı, eşi, küçük kızları, yenge hanımın annesi ve adamın 20-22 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim kız kardeşinin dışında, iki akraba kadın, onların çocukları ve biz vardık. Evin yalnızca iki odası vardı. Kafamdan bir hesap yaptım ve erkeklerin bir odaya, kadınlarınsa diğer odaya rahatça sığabileceklerini anladım. Ancak akşam gelen yeni bir kafile tüm bu hesap kitap olayını rafa kaldırtacak cinstendi. Kızlı erkekli, çoluk çocuklu bu grup istiap haddini aşmamızı sağlamıştı. Ben her ne kadar abime, bırak ben arabada kalayım desem de, o da, biz burada kaldığımız için arabayı bir arkadaşına verdiğini söyleyince bu hesapta ortadan kaybolmuştu. Yapacak bir şey yok gibiydi. Gecenin ilerleyen saatlerinde yatma planları yapılmaya başlamıştı. Sonraki gelen kafilenin tamamı bir aileden olduğu için odanın biri onlara tahsis edilmişti. Kalan odada ise biz kalacaktık. Misafir olduğumuz ev halkı, iki adet akrabaları ve biz. Durum git gide daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyordu. Odanın neredeyse tamamına yatak açılmıştı. Toplama kampından farkı yoktu. Bize açılan yataksa odanın en köşesindeydi ve gece eğer tuvalete gitmek istersek diğer insanların üzerinden sekerek kapıya ulaşmamız gerekecekti. Yatmadan önce tüm depoyu boşaltmak yapılacak en mantıklı eylem gibi görünüyordu. Öyle de yaptım zaten. Herkes yatağına girerken büyük bir kaos yaşanmış, herkes boş bulduğu yere yatmıştı. Duvara astıkları şarjlı florasan lambanın loş ışığında uyumaya çalışsam da, bu karmaşık denklemin içinde bir türlü göz kapaklarım birbirine yaklaşmıyordu. Duvardan tarafa abim geçmiş, bense kalabalıktan tarafta yatıyordum. Benim hemen ilerimde komşu kadının küçük oğlu, onun yanında evin küçük kızı, onun hemen ilerisinde ise adamın kız kardeşi yatıyordu. Duvara asılan lamba, bizim yakın olduğumuz duvara asıldığından, ışığı bizi es geçip odadaki diğer tüm inanları loş bir ışıkla aydınlatıyordu.

Sağa sola dönüp duran bir yığın huzursuz insanın içinde ne aradığımı düşünüp dururken, akşamdan beri her fırsatta göz göze geldiğim, her göz göze geldiğimde utangaç gülümsemelerine şahit olduğum kızın bizden tarafa dönüp, gözünü kırpmadan baktığını fark ettim. Adamın kız kardeşiydi bu. Aramızda sadece iki küçük çocuk vardı. Çok uzakta olmadığından kırpışıp duran kirpiklerinin arasından, doğrudan bana baktığını görebiliyordum. İçimden, ya yürü git kızım, bu kadar insanın arasında beni katakülleye getirme desem de, o loş ışıkta yansıyan güzelliğine bakamadan da edemiyordum. Bu bakışma yaklaşık bir saat kadar sürmüştü. Artık herkesin uyuduğundan emin olmuş olacak ki, yerinde kıpırdanmaya ve kafasını kaldırıp doğrudan bakmaya başladı. Ulen bu ne cesaret dedim kendi kendime. Odanın içinde bizi her an enseleyebilecek neredeyse bir düzine insan vardı. Bu kadarına ben asla cesaret edemezdim ki zaten, kız her doğrulup baktıkça ben daha da fazla uyuma numarası yapmaya başladım. Bizden tarafta kızın ailesinden yetişkin kimse olmadığından, iki küçük çocuğu kale almayıp, bakışlarını istediği gibi odaklayabiliyordu. Ben her ne kadar karanlık noktada kalmış olsam da, bu tarafa bakan herkesin görebileceğini bildiğimden fena halde tırsıyordum. Derken kız ilk öldürücü hamlesini yapıverdi. Bu kadarını inanın ben bırakın beklemeyi, hayal dünyamda bile canlandıramazdım. Bana yarım bir pozisyonda arkasını dönüp, üzerindeki çarşafı aşağıya doğru indirmişti. Tam bunla sınırlı kalacağını düşünürken, eliyle önce belini ve poposunu kaşımış, daha sonrada elini eşofmandan içeriyi sokup, eşofmanı poposunun yarı hizasına kadar indirmişti. O loş ışıkta pürüzsüz bir Venüs heykelini kalçalarına bakıyor gibiydim. Kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki, neredeyse kalp atışlarımdan millet deprem oluyor diye uyanacak sandım. Tüm bedenim heyecandan sarsılırken bayan adrenalin bakıp bakmadığımı kontrol etmek için ikide bir arkasına dönüp bakıyordu. Bu işin sonu hiç hayra alamet değildi ama hadi hayırlısı bakalım demekten başka çarem de yok gibi görünüyordu. Az sonra vücudumun tüm kasları gerilirken, çadırı çoktan dikmiş bulunuyordum. Abimi uyandırmamak için kıpırdamadan durmaya çalışmak çok zordu böyle bir manzara karşısında. Ben şok dalgalarıyla sarsılırken kızın ayağa kalktığını gördüm. O an kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Ulen hacı yoksa yanıma mı geliyor diye paniklerken, kız usul adımlarla kapıya doğru ilerledi.

İçimden derin bir ohhh çektim. Anlaşılan tuvalete gitmişti. Beş dakika sonra yeniden kapıdan belirdiğinde aynı heyecan dalgası tüm bedenimi kaplamıştı. Kız tüm odadakileri usulca süzüp, minik adımlarla, kimsenin üzerine basmadan ilerledi. Tam çocukları yanına gelmişti ki, yengesinin fısıldayan sesini duydum ve gözlerimi sıkıca kapattım. Çocukların üstünü örter misin diyordu. Bizim çakal ruhlu fingirdek tamam yenge dedikten sonra bombayı patlattı. Zaten sığamadık buraya, ben çocukların ayak ucuna geçiyorum dedi ve benim tam çaprazıma, çocukların ayak ucuna uzandı. Şimdi bana daha yakındı ama çapraz konumdaydık. Yaklaşık yarım saat hiç hareket etmeden durduk. Bir ayağın, nevresimlerin altından usulca yaklaştığını hissetmek zor olmadı. Bu oydu, yoklama çekiyordu kendince. Bende ayağımı usulca uzattığımda parmak uçlarımız değdi birbirine. Önce ani bir refleksle ayaklarımızı çeksek de, ardından emin bir şekilde tekrar bileşti parmaklar. Karanlık ve kalabalık bir odada ayak uçlarımız sevişiyordu çılgınca. Az sonra yatağın içinde usulca aşağıya doğru yarım metre kadar kaymıştım. Aynı hareketi o da yapmış olacak ki, uzanan ayağım neredeyse göbeğine değiyordu. Az sonra benim ayağım onun bacak arasında, onun ayağıysa benim bacak aramdaydı. Raydan çıkmış ve kontrolü kaybetmiş iki adet bacak, gecenin loş karanlığında üst seviyede tahrik unsuru oluşturuyordu. Uzanıp ayaklarını okşuyor, daha ileriye uzanabilmek için can atıyordum. Bu yaptığımız ta anlamıyla bir çılgınlık ve deli cesareti örneğiydi. Her an yakalanabilir ve karmaşanın ortasında neye uğradığımızı bile anlayamadan katledilebilirdik. Adrenalin ve testesteron hormonları birbirine karışmış, beynime pompalanan aşırı heyecan geride kalan tüm etkenleri görmezden gelmemi sağlıyordu. Daha da aşağıya kaymıştık ikimizde. Şimdi cinsel bölgelerimiz aynı hizadaydı ve ellerimizde yörüngeye girmişti. Birbirimizi delirmiş gibi okşuyor, yarı çıplak vücutlarımızı ilkel bir yöntemle tutuşturmaya çalışıyorduk. Ayak fetişisti değildim ama hemen burnumun dibinde duran küçük ve yumuşak ayakları çılgınca öpüyordum. Az sonra cinsel organımı bacak arasına sıkıştırmış, ileri geri hareket ediyordu. Ben her fırsatta içine girmeye çalıştıkça, o eliyle engel oluyordu. Bakire olduğuna emindim ve bundan dolayı buna cesaret edemiyordu anlaşılan. Sürtünmenin ve aklımı başımdan alan sıcaklığının etkisiyle bir süre sonra sarsılarak boşalmıştım. Bir süre derin derin nefes alıp anlamsız kıvranışlarla sağa sola dönüp durmuştuk. Daha sonra ikimizde bir miktar yukarı çekilip eski konumlarımıza dönsek de, gece boyunca bu ateşli girişimi defalarca hayata geçirdik. Sabaha doğru ikimizde yorgun argın uyuya kalmıştık. Uyandığımda herkes usul yavaş toparlanıyordu. Kadınlar çoktan kalkıp bahçeye kahvaltı sofrasını hazırlamıştı. Biz de giyinip bahçeye geçtik. İlk göz göze geldiğimizde ikimiz de kıpkırmızıydık. Her bakışmada heyecanla titriyorduk resmen. Masaya oturmuş sohbet ediyorduk ki, abim bana bakıp gülmeye başladı. Anlamsız bir ifadeyle neye güldüğünü anlamaya çalışıyordum. Abim, akşam ne yedin oğlum sen diyip gülmeye devam etti. Nasıl yani diyebildim sadece. Ağzının kenarlarında, hatta dişlerinin üstünde bir sürü kırmızı leke var. Her tarafına yapışmış diyip bastı kahkahayı. Akşam ne yediğimi düşünüp dururken bir taraftan da elimle ağzımı silmeye çalışıyordum. Boşuna uğraşma çıkmıyor, git yıka dediler. Koşarak banyoya girip aynaya baktığımda şok olmuştum. Ağzımın çevresinde ve dişlerimin üstünde kırmızı kırıntılar vardı. Ne olduğunu anlamam uzun sürmedi. Kızın ayak parmaklarındaki tüm ojeler dişlerimde ve dudaklarımda duruyordu. Ulan kemirdin mi kızın ayaklarını maymun iştahlı ibne diyebildim kendime sadece. Sabunla ağzımı burnumu yıkayıp bahçeye gittiğimde ilk baktığım şey, kızın terlikli çıplak ayakları oldu. Tırnaklarının üstündeki kırmızı ojeler sert bir törpüyle törpülenmiş gibi duruyordu. Dikkatimi hemen başka tarafa çevirip, bu denklemi birinin çözeceğini düşünerek tüm Yusufları salıverdim. Kahvaltı etti herkes ama ben ne yediğimi bile anlayamadım hatta lokmaları ağzıma mı, yoksa kulağıma mı soktum, onun bile farkında değildim. O gün, gün boyunca her fırsatta lavaboya koşup Elizabeth Taylor’u yad ettim. Abim akşama doğru arayıp yine oraya gideceğimizi söylediğinde, abimi ne kadar çok sevdiğimi düşünmüştüm. O akşam ayrı odalarda yatsak ta, birbirimize cep numaralarımızı vermeyi başarmıştık.

Sonraki zamanlarda ateşli ve uzun soluklu bir birliktelik yaşadık bu hatunla. Çok sonraları saçma bir tartışmanın ardından ayrılmış ve çok gariptir bir daha da hiç görüşmemiştik. Oysaki benim hayatıma bugüne dek hiçbir kadın kolay kolay bir kere uğrayıp çıkmamıştı. Hepsiyle ayrıldıktan sonra yine bir şekilde enteresan bağlar kurmuştum. Şimdi nerededir, kimledir bilmiyorum ama bugün aklıma düştü ve sizlerle paylaşmak istedim. Depremi fırsat bilen iki gençtik biz sadece. Yazının başlığına aldanıp ta, depremi gerçekten alçakça fırsatlara dönüştüren çıkarcılarla karıştırmayın bizi. Biz sadece garip bir tesadüfün meyvesini tatmış, tadı damağımızda kalarak ayrılmıştık. Pişman mıyım, değilim aga. Şimdi olsa yine yaparım ama mümkünse deprem olmasın da, başka bir sebeple aynı karmaşık logaritmanın içinde kalalım ) Esen kalın ama aşksız kalmayın.

Hiç yorum yok: