Hayata Noktalı Virgül

Hayata Noktalı Virgül

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Bazen Ölümdür Verilen Hayatın Bedeli...



Saat 08:15 İstanbul - Üsküdar

Her bir yanı yamalı, yarım yamalak günlerden geçiyordu. Üstüne sinen yalnızlığın kokusu genzini yakarken, sildi gözlerini avuç içiyle usulca. Bu kaçıncı gündü, hangi gün olduğunu bilmeden uyanalı, bilmiyordu. Bir önemi de yoktu zaten Cumartesinin, Perşembe üzerinde. Pastoral bir senfoni gibi ahenk içinde akarken hayat, önemini yitiriyordu, bir zamanlar önemli olan ne varsa. Aşk mesela… Kayıp bir şehrin gizli dehlizlerinde çoktan kaybetmişti yolunu. Bir daha gün yüzüne çıkamayacaktı. Yüreğine kör bir hançer gibi batmayacaktı artık. Kim ne düşünür? Bu soruyu kendine sormayalı da çok olmuştu. Kimin ne düşündüğü değil, kimin düşmeden ayakta kaldığıydı onun için önemli olan. Düş yoktu, hayal yoktu, yaşama sımsıkı sarılan eller de yoktu. Hayatta kalabilmek için sığınılan izbe kuytular ve ayakta kalabilecek kadar ekmek… Bir önemi yoktu ekmeğin taze oluşunun ya da arasında ne olduğunun. Elbisenin yakışıp yakışmadığı değil, sıcak tutup tutmayacağıydı önemli olan. Üstelik daha önce kim giymişti, önceki sahibi hayatta mıydı, değil miydi, hiçbir önemi yoktu. Üzerine uzandığı gazetelerin hışırtısından rahatsız olarak doğruldu yattığı yerden. Kirden artık rengini kaybetmiş battaniyesini usulca katladı ve duvarın içindeki oyuğa sakladı özenle. Soğuktan katılaşmış bacaklarına baktı. Bu yükü daha ne kadar çekebilirler ki diye geçirdi içinden. Ağır aksak adımlarla ilerledi geceyi geçirdiği kuytudan, hayatın hızla aktığı caddeye doğru. Duvarların arasından geçip gün ışığına kavuştuğunda kamaştı gözleri. Duvarın dibinde oturdu ve güneşin kendisini ısıtması için yalvarırcasına baktı gökyüzüne. Oysa bedeninden
çok ruhunun ihtiyacı vardı ısınmaya. Kim bilir belki de tek bir kuru merhabaya. İnsanların dışlayan, tiksinen, kimi zaman korkan bakışlarına aldırmamayı öğrenmişti belki ama öğrenememişti özlemlerini ve geçmişini öldürebilmeyi. Kaldırımda telaşla koşuşturan insanlara baktı. Giyinmiş, kuşanmış, aceleyle yürüyorlardı. Hepimiz, aynı havayı soluyor, aynı yolda yürüyoruz. Hepimiz aslında aynı istikamete doğru son hızla koşarken neden birbirimizi olduğumuz gibi kabullenemiyoruz diye sordu kendine. Cevap yoktu, hiçbir zaman da olmamıştı ve olmayacaktı. Bizi daha yükseklere çıkardığını sandığımız her basamağın altında bir, bazen birden fazla insan olduğunu göremiyorduk bile. Ya da görmek işimize gelmiyordu. Onun içindi kendimiz gibi olmayanı bir türlü kabullenemeyişimiz. Zenginin fakiri çalmakla suçlamasının, fakirin zengini paylaşmamakla suçlayışının nedeni de bu değil miydi? Midesinden gelen sancılar, bir an önce bir şeyler yemesi için zorluyordu onu. Usulca kalktı ve yürümeye başladı. Onun yürüdüğü istikametteki insanlar yönünü değiştirip uzaklaşıyordu. Kimi acıyan, kimi umursamayan bakışlarını düşürerek ucube görünümüne, hızla uzaklaşıyorlardı. Oysa bir zamanlar karşılaştığı insanlar, onun kendilerine selam vermelerini umut ederek bakarlardı gözlerinin içine. Hoş, kimseden esirgemezdi bir merhabayı ama o zamanlar ki hali ile şimdiki hali arasında derin uçurumlar, sonsuz vadiler, hırçın iklimler vardı. Biraz utanarak, biraz sıkılarak eğildi çöp kutusuna. Kirli elleriyle karıştırdı insanların artık görmek istemedikleri, yemek istemedikleri artıkları ve çöpleri. Uzun bir uğraşın ardından birkaç parça küflü ekmek, yarısı çürümüş bir domates ve plastik bir kutunun içinde rengi yeşile dönmüş bir miktar peynir buldu. Avuçlarıyla sımsıkı tutarak uzaklaştı oradan. Az ilerideki bir duvarın dibine çöktü ve yemeye başladı çöpten bulduklarını. Binanın görkemli cam kapısından hışımla çıkan güvenlik görevlisi hızla geldi yanına ve kolundan tuttu tiksinerek, parmak uçlarıyla. “Seni bir daha burada görürsem ağzını burnunu kırarım. Siktir git başka yerde zıkkımlan!” dedi ve itti adamı. Zaten kalkmaya çalışan adam sendeledi ve yüzüstü kapaklandı kaldırıma. Bir eliyle sımsıkı küflü ekmeğini tutarken, diğer elinden düşen çürük domatesin yuvarlanışını izledi kaldırımda. Cılız bir hamleyle yakalamaya çalışsa da tutamadı domatesi. Parlak ayakkabısıyla domatesi tekmeleyip uzaklaştıran güvenlik görevlisi adamı tekrar tutup kaldırdı ve uzaklaşmasını söyledi. Boğazında kalan küflü ekmeği ve yarım ısırık çürük domatesi yuttu zorla. Usulca dönüp baktı güvenlik görevlisinin gözlerinin içine. Koca bir tarihin tüm kederi akıyordu sanki gözbebeklerinden. Acıyan bir gülümseme belirdi yüzünde. Sonra kime acıdığını düşündü. Bu zavallı haliyle kendisine mi, yoksa bir zavallıyı bile hor gören adama mı? Bu sorunun da bir cevabı olmadığını düşünerek başladı yürümeye. Yolun karşısındaki parka giderse daha rahat edeceğini düşündü. Dalgın bakışlarını parkın artık yaprakları sararmış ağaçlarına dikti. Daha yola adımını yeni atmıştı ki, acı bir fren çığlığı ile irkildi. Sesin ne taraftan geldiğini anlayamadan bedenine çarpan metalin soğukluğunu hissetti. Çarpmanın etkisiyle havalanırken gördüğü son şey gökyüzüydü. Ne kadar da maviydi. Düşeceği asfalta, kirli ellerine, üstüne örttüğü battaniyeye ve çatlak dudaklarına inat masmavi ve göz alıcıydı. Bedeni büyük bir hızla asfalta çakılırken düşürdü diğer elindeki ekmeği de. Hareket edemiyordu. Ağzının kenarından akan ılık kanı silmek istedi elleriyle ama nafile onları da hareket ettiremiyordu. Gereksiz ve saydam bir huzur dolmuştu içine. Etrafına toplanan kalabalığı bu kez umursamalı mıydı acaba? Başını usulca yere bıraktı ve tekrar baktı gökyüzüne. Belli belirsiz hayaller karışıyordu pamuk beyazı bulutlara. Bir yaz günü, büyük bir bahçede kurulan, koca bir kahvaltı masasıydı gördüğü. Etrafta koşuşturan melek yüzlü bir çocuk ve masada oturan aydınlık yüzlü insanlar vardı. Masanın en başında gördü kendisini. Tertemiz elbiseleri, tıraşlı yüzü ile gülümsüyordu etrafındakilere. Dünyalar güzeli bir kadın oturuyordu masanın diğer ucunda. Üzerinde hayal kadar beyaz bir elbise ve o elbisenin omuzlarına dökülen altın sarısı saçları vardı. Gözleri hayat doluydu ve aşk kokuyordu saçları. Elleri, bir dokunsa hayat verecek gibiydi. Masanın etrafında koşuşturan çocuğa baktı sonra. Kahkahaları çınlıyordu bahçe duvarlarından. Onun melek yüzüne bakıp mutlu olmamak elde değildi. Sonra usulca bulutlara karıştı hayaller. Bir yanağında asfaltın, diğer yanağında rüzgarın soğukluğunu hissetti. Sesler ve renkler bir bir düşerken, usulca kapanıverdi hayatın perdesi. Kimse bilmeyecekti yerde ölüme koşan bu gariban adamın neden son nefesinde tebessüm ettiğini. Neden bir ah bile demeden, en güzel uykulara dalarmış gibi gözlerini kapattığını. Sadece birisi hayret dolu gözlerle bakıyordu adamın kirli, sakallı yüzüne


Saat 08:15 İstanbul – Beykoz

Bornozunun kuşağını bağlayarak çıktı buhar dolu banyodan adam. Büyük bir dolabın önünde durdu ve aynaya baktı. Düzgün kesilmiş saçlarına, pürüzsüz cildine ve bakımlı ellerine baktı. Hafifçe yan dönüp bir kez daha baktı kendine. Ne kadar yakışıklıyım diye geçirdi içinden. Elindeki havluyla saçlarını kuruladı ve üzerinden çıkardığı bornozla birlikte bıraktı yatağın ayakucuna. Aynada bir kez daha baktı kendine. Göğsünün orta yerinde sırıtan ameliyat izi takıldı gözlerine. Tam on beş yıl olmuştu. Hayatından herkesin umudu kestiği bir dönemde, mucizeler yaratan bir doktorun hünerli elleriyle dönmüştü yaşama ve sevdiklerine. Şimdi sade ve çirkin bir yara izi gibi görünse de, onun hayata dönüşünün resmiydi aslında. Hiçbir doktorun kabul etmediği, tehlikeli bir kalp operasyonu geçirmişti. O operasyonu yapan
yürekli ve hünerli doktor ona hayal edemeyeceği uzun bir hayat vermişti. Ameliyattan sonra ilk kendine geldiğinde, doktorun gülen yüzünü görmüştü. Onun yüzünü görmek, yeniden doğmak gibiydi. Aradan asırlarda geçse o tebessümü ve o yüzü asla unutmayacaktı. Karısının sesiyle daldığı hayallerden çıkan adam, tuvalet masasının üstünden aldığı pahalı parfümün kapağını açtı ve sıktı vücuduna. Dolabın kapağını açtı ve bugün acaba ne giysem diye düşündü. Birbirinden pahalı takım elbiseler, gömlekler ve pantolonlar karşısındaydı. İçlerinden bir gömlek seçti ve geçirdi koluna. Siyah bir takım elbiseyi askısından aldı ve pufun üzerine bıraktı. Çekmecedeki kol düğmelerinden kıyafetine uygun olanı buldu. Sonra kemerler içinde bir tane seçti. Sıra en zor olanında, kravat seçimindeydi. Uygun kravatı da bulup taktıktan sonra ceketini giydi ve tekrar geçti aynanın karşısına. Gerçekten çok yakışıklı ve hayat doluydu. Ona bu hayatı hediye edenlere bir kez daha teşekkür edip mutfağa geçti. Karısı kahvaltıyı hazırlamış, kızıyla birlikte masada onun gelmesini bekliyordu. Önce karısını, sonra kızını öpüp oturdu masaya. Her şey harika görünüyordu. Neşeli ve keyifli bir sohbet perçinliyordu masadaki lezzetleri. Kahvaltısını bitirdikten sonra tekrar kızını ve karısını öptü. Çalışma odasına gidip çantasını aldı ve ayakkabı dolabına yöneldi. Güzel bir ayakkabı seçip geçirdi ayağına. Karısıyla vedalaşıp çıktı evden. Bahçedeki çiçeklere baktı. Bir tanesine eğildi ve kokladı uzun uzadıya. Hayat ne kadar güzel diye geçirdi içinden. Kesilmiş ve düzgün çimlere, bahçeyi saran ağaçlara ve çiçeklere baktı. Kuşların sesi huzur vericiydi. Havuzun yanından yürüyerek vardı garaj kapısına. Çantasından çıkardığı kumanda ile garajın kapısını. Son model, ışıldayan, siyah jeep’ine baktı. Lastikleri kontrol etti ve kumanda ile kapısını açıp bindi. Bahçe tarafındaki kapıyı tekrar kumanda ile kapatıp, dışarı açılan kapıyı açtı bu kez de. Arabasını çalıştırdı ve çıktı garajdan. Sonra durdu ve tekrar kumandaya basıp kapattı garaj kapısını. Sokaktan usulca indi sahil yoluna doğru. Boğaz her zamanki gibi eşsiz güzellikteydi. Camı usulca açtı ve boğazın serinliğini çekti içine. Yıllar önce o ameliyattan sağ çıkmasaydım şimdi bunların hiçbiri olmayacaktı diye geçirdi içinden. Mutlu bir yuvası, dünyalar güzeli karısı, melek yüzlü kızı ve artık sarsılmayacak güçteki işi… Hiçbiri olmayacaktı. Her şeyini o cesur doktora borçluydu. Ameliyattan sonraki dönemde sık sık görüşmüşlerdi doktoruyla. Sonra bir dönem iş için yurt dışına çıkmıştı ve döndüğünde de görüşememişti doktoruyla. Her niyetlendiğinde başka bir işi çıkmış, hayatını borçlu olduğu insana bir merhaba deme fırsatı bile bulamamıştı. Zaman her şeyi unutturuyordu. Vefayı da, saygıyı da, minneti de. Şimdi acaba nerededir diye düşündü. Kendisinden sonra kaç hayatı kurtarmış, kaç insanı sevdiklerine kavuşturmuştu acaba? Bunları düşünürken birinin aniden yola atıldığını gördü. Frenlere olanca gücüyle yüklendi ama çok geçti artık. Araba hızla yoldaki adama çarpmış, adam metrelerce öteye fırlamıştı. Arabadan inmek istedi ama elleri titriyordu. Emniyet kemerini açmak için savaş veriyordu adeta. Sonra kemeri açtı ve titreyen ayaklarıyla bastı asfalta. Meraklı kalabalık çoktan üşüşmüştü yolda yatan adamın başına. Korkarak ve titreyerek ilerledi. Kalabalıktan bazı insanlar kendisine bağırıp duruyordu. O hiç birini umursamadan ilerledi. Yerde yatan adama baktı. Üstü başı kir içinde, saçı sakalı uzamış bir adamdı. Ağzından ve başından sızan kan akıyordu asfaltın koyu soğukluğuna. Titreyerek diz çöktü adamın yanına. Başını usulca çevirip, yaşayıp yaşamadığını kontrol etmek istedi. Adamın yüzünü gördüğünde etraftaki tüm sesler susmuştu sanki ya da o duymuyordu artık. Bu bakımsız ve uzun sakalların arkasında tebessüm eden yüzü il görüşte tanımıştı. Bu tebessümü unutması mümkün değildi. Zihni on beş yıl öncesi ile şu an arasında, yıldırım hızıyla gidip geliyordu. Bu yüz, kendisini hayata döndüren doktorun yüzüydü. Biraz yaşlanmış,
yıpranmış olsa da onu tanımamak mümkün değildi. Usulca boynuna götürdü parmaklarını. Nabzı atmıyordu, ölmüştü adam. Korkusunu yenen şaşkınlığıyla bakındı etrafına. Herkes korkan ve acıyan gözlerle bakıyordu yerdeki iki adama. Biraz sonra polis, ardından da ambulans geldi. Ambulans yerde yatan cesedi, polisse kaldırımın kenarına oturmuş düşünen adamı alıp uzaklaştı oradan. Adam, polis arabasının camından dışarıya bakarken, cevap sız sorularla boğuluyordu. O doktor nasıl bu hale gelmişti? Öylesine başarılı bir doktor, zavallı bir kimsesize dönüşürken neden yanında değildi? Kendisine hayat veren bir insanın hayatına son vermek ne büyük bir acıydı. Gözyaşları usulca yanağından yakasına dökülürken, içinde kızgın bir demir kalbini dağlıyordu. Neden? Nasıl? Delirmemek elde değildi. Şehir hastanesinin morguna indirilen ceset, büyük metal bir çekmeceye konuldu ve kapatıldı. Üzerinden kimlik çıkmamıştı. Kimse bilmiyordu kim olduğunu. Sokakta yaşayan kimsesizlerden biriydi işte hepsine göre. Çarpan adamın ifadesinden yola çıkarak bulacaklardı kim olduğunu günler sonra. Bir zamanlar çok başarılı bir doktor olan, sayısız ödüller alıp, sayısız hayatlar kurtaran, tanınmış biriydi. Kızının bir yaz günü boğulmasının ardından bunalıma giren karısı ve karısının intiharı ile ilgili bilgilere ulaşıldı daha sonra. Uzun bir süre psikolojik tedavi gördükten sonra sırra kadem basan doktorun hayatı ile ilgili tüm bilgiler orada bitiyordu. Ondan sonrası ile ilgili ne bir kayıt, ne bir şahit, nede bir iz vardı. Ortadan yok olmuş, sanki o şehri sonsuza dek terk etmişti. Kimse bilmiyordu her gün yanından geçerken tiksinerek baktıkları o kimsesizin, bir zamanlar hayat saçan doktor olduğunu. O şehirdeki ve hayatındaki herkesi, her şeyi kaybetse bile kopamamıştı. Her gün kaldırımlarında ucube gibi dolaşıp durduğu şehrin insanları, zamanla unutmuştu onu. O unutmamıştı oysa ne geçmişini, ne de yitirdiklerini. Her günün başlangıcında aralarında dolaşır, her gün batımında yan yana yapılmış iki mezara dökerdi gözyaşlarını. Gece usulca çökerken şehrin caddelerine, o yarına uyanmamayı dileyerek kaybolurdu karanlıkların koynunda. Bitmişti işte. Hayat bu kadar garipti işte. Biri, kendisine hayat verenin hayatını almanın ızdırabı ile acı çekerken, diğeri bahşettiği hayatın karşılığı olarak kendisini acı dolu hayatından kurtaran adama minnetle yatıyordu soğuk toprağın altında. Hayat aslında bugün kadardı ve gün bitmiş, akşam çökmüştü.

Hiç yorum yok: