Saat 11:45 İstanbul-Cihangir
Usulca araladı gözkapaklarını. Sanki gece boyunca, koca bir yanardağın tüm külleri, tüm tortusu gelip gözkapaklarına oturmuştu. Tavandaki çatlaklara takıldı gözleri sonra. Her gün gibi bir gün daha başlıyor diye geçirdi içinden. Önceki gibi, yarın olacak gibi bir gün işte. Aralı perdeden sızan güneş ışığına baktı. Hayat dedi… Kimine aydınlık, olabildiğince cömert, kimine ise geceden daha kara. Odaya saçılmış kitaplar, yerde duran yarım şarap şişesi ve yalnızlık. Sağır eden sessizliği ve kör eden renkleriyle olabildiğince yalnızlık. Dışarıdan gelen çocuk sesleri, başka bir dünyayı çağrıştırıyordu sanki. İnsanların kahvaltı için taze ekmek aldığı, yeni bir günaydınla işine başladığı, yalandan gülücük saçan maskeleriyle etrafına neşe saçtığı uzak bir dünya. Kapadı gözlerini ve açılmasın diye dua etti tanrıya çaresizce. Ağlamak için onca nedeni, onca zamanı olmasına rağmen ağlayamayışına şaşırdı içten içe. Oysa ağlasa belki rahatlayacaktı. Yıkayacaktı belki yüreğindeki pası düşen damlalar. Yutkundu, bir kez daha içerledi yalnızlığına ama ağlayamadı. Kaç gündür bu odanın içindeydi, kaç gündür insan yüzü görmeden aynadaki solgun yüze bakıp küfrediyordu, düşündü ama bulamadı cevabı. Oysa ne çok isterdi kapının çalmasını. Ne çok isterdi yalnızlığını elleriyle bölüp azaltmayı. Bir başka elin sıcaklığına satıp ruhunu, yalandan da olsa şefkati hissetmeyi ne çok isterdi.

Saat 11:45 İstanbul-Kadıköy
Gömleğinin düğmelerini hızla iliklerken, bir yandan da koşturarak banyoya doğru ilerledi. Buğulanmış banyo aynasını eliyle silip dikkatlice baktı yüzüne. O kadar uğraşmaya değmişti doğrusu, makyajı kusursuz görünüyordu. Özenle yaptığı saçlarını eliyle düzeltip, gülümsedi kendine. Çok güzelsin dedi. Bir başkası bu sözü söylemeyeli asırlar olmuş gibiydi. Aynı hızla odasına döndü ve sandalyenin üzerinde duran ütülü kot pantolonu aldı itina ile. Pürüzsüz ve düzgün bacaklarını geçirdi pantolona ve aceleyle düğmeledi. Şifonyerin üzerinde duran birkaç parça makyaj malzemesini, cep telefonunu ve sigarasını çantaya koydu. Kapıya doğru ilerlerken, içinde bir şeyleri unuttuğuna dair şüpheler uyandı. Bir şeyi unutmuştu ama neyi? Kuruntu yaptığını düşündü ve vestiyerde asılı duran anahtarı alıp çıktı dışarıya. Ayakkabılarının topuklarından çıkan ses, merdiven boşluğunda ritmik tınılar oluştururken, aslında hiç sevmediğini hissetti bu evi. Ne çok acıya ev sahipliği yapmıştı. Boyası eskimiş duvarlarında ne çok hıçkırığın, ne çok isyanın ve ne çok yıkılışın derin lekesi vardı. Gidecek bir başka adresi olmayışına üzüldü. Evi yaşanılır yapan her şey, sanki bir bahar temizliğinde yanlışlıkla çöpe atılmış gibiydi. Mecburiyetlerinin çokluğuna şaşırdı ve hayallerinin ürkekliğine. Cesaret denilen şövalye, ilk seferinde ölmüştü onun için. Kendi korkularından ve nihayetlerinden örülü, sisli bir dünya kurmuştu kendine. Bir gün güneşin yeniden doğacağına olan inancını hiç yitirmemiş olsa da, güneş doğduğunda perdeleri sonuna kadar açacak cesareti kendinde bulamamaktan korkuyordu.

Saat 12:30 İstanbul-Cihangir
Yatağından doğruldu ve ne kadar yorgun olduğunu anladığında tekrar sırt üstü bıraktı kendini. O kadar acıkmıştı ki, bir hazırlayan olsa, sofradaki son kırıntıya kadar her şeyi yiyebilirdi. Usulca doğruldu ve yerde duran şarap şişesine bakarken buldu kendini. Ne kadar ucuz ve hüzünlü duruyordu. Eğilip yerden aldı şişeyi ve dudaklarına götürdü. Sıcak ve çürümüş gibiydi. Tiksinerek içti birkaç yudumu. Buruşmuş yüzünü merak edip aynanın karşısına geçti elinde şişeyle. Uzamış sakalları, dağılmış saçları ve artık rengi griye dönmüş atletine baktı. Hiç utanmadı belki ama çok üzüldü. Bir aynanın kenarına iliştirilmiş fotoğrafa baktı, bir aynadan yansıyan kendi yüzüne. Farklı zamanlarda yaşamış iki yabancı insan kadar uzaktı biri diğerine. Hangisi gerçek benim ya da hangisi gerçeklerden kaçan öteki benim diye düşündü. Mutfağa girdiğinde ağır bir koku çarptı yüzüne. Önce kusacak gibi oldu. Şişedeki şarabı usulca ve sıçratmadan döktü lavaboya. Musluğu açıp akmasını istedi şarabın ama sular akmıyordu. Dalga geçer gibi güldü. Bezgin gülüşünden yayılan cılız ses yankılandı duvarlarda. Buzdolabının kapağını açtı ve boş boş bakındı dakikalarca. Sonra usulca kapatıp pencerenin önüne geçti. Hayat dışarıda bütün hızıyla ve bütün acımasızlığıyla akıp gidiyordu. Kalorifer borusuna asılı poşeti açıp içindeki bayat ekmeği çıkardı. Önce kokladı, sonra ısırdı istemsizce. Ağzına dağılan küf tadına aldırış etmeden çiğnedi ekmeği. Keşke dökmeseydim şarabı diye düşündü. Plastik sürahiden bir bardak su doldurup içti. Belki de gelmek üzeredir, üzerime bir şeyler giyineyim dedi. Kitaplarını, içinde yıllardır kaybolduğu kapaklı dünyalarını satacaktı bugün. Oysa bir tek onlar şahitti aldığı her nefese. Kimi gün kapakları açık öylece dururken, bir tek onlar eşlik etmişti yalnızlığın bu pastel tonlardaki tablosuna. Kimi birkaç ekmek, kimi de birkaç şişe şarap uğruna bu hayattaki rollerini bırakıp gidecekti bugün. Belki dedi kısık bir sesle. Belki o gitmeseydi daha yaşanır olurdu dünya. Yeni bir kitaplık da olurdu, yeni elbiselerde. O gitmemiş olsaydı, yüzüm traşlı, hayatım maviye çalan gökyüzü renginde olurdu dedi. Belki de…

Saat 13:10 İstanbul-Beşiktaş İskelesi
Vapurdan inen kalabalığın arasında, kısa ve hızlı adımlarla ilerledi. Az ileride duran simitçiden bir tane simit alıp oturdu banka. İstanbul her zamanki gibi eşsiz derecede güzeldi. Gümüş rengi denizden yansıyan güneş ışıklarına karışıyordu beyaz vapurlar. Boğazın karşı kıyısı leylak renginde vakur ve asil bir portre gibiydi. Her şey böylece donup kalsa diye geçirdi içinden. Koşuşturan insanlar, çığlık çığlığa uçuşan martılar ve yarım dakikadır susam kokan hayat… Hepsi bir anda donuverse. Donmuş hayatın içinden geçip kaybettiklerimi bulsam birer ikişer, elimle koymuş gibi. Hislerinin imkansızlığı rüzgarla yüzüne çarparken yuttu son lokmasını da. Üstüne dökülen susam tanelerini eliyle temizleyip kalktı ayağa. Cihangir’e yolu vardı daha, geç kalmak istemiyordu. Az ilerideki taksi durağına yürüdü. Çantasındaki adresi aradı ama yoktu. Bütün çantayı dibine kadar karıştırdı ama yoktu. Gideceği adresi yazdığı küçük kağıdı bulamadı. Evden çıkarken unuttuğu şey o olmalıydı. Buraya kadar boşuna mı gelmişti yani? Cüzdanını tekrar karıştırırken buldu adresi. Derin bir oh çekti ve sırada bekleyen ilk taksiye bindi. Beyaz ve uzun parmaklarının arasındaki kağıdı uzattı şoföre. Taksi hızla duraktan ayrılırken, alacağı kitaplar için denkleştirdiği parayı saydı bir kez daha. Tastamamdı. Aldığı kitapları daha iyi bir fiyata satmayı planlıyordu. Telefondaki adam bu fiyata yüzün üzerinde kitabını verebileceğini söylemişti. Biraz zor olacaktı ama kitaplardan kazanacağı parayı düşünerek rahatlattı kendini. Taksi dar yollardan hızla ilerlerken, gün İstanbul’un kanatlarında kendi sıradan yolculuğuna devam ediyordu.

Saat 13:25 İstanbul-Cihangir
Döşemesi artık lime lime olmuş berjere oturdu ve masanın üstüne yığdığı kitaplara baktı. Ne çok yazılmış vardı insana ve yaşattıklarına dair. Yaşadıklarından çok yaşattıklarına ve bıraktığı izlere dair kocaman cümleler, keskin kelimeler. Kimi ölmüş, kimin hayata tutunmaya çalışan onlarca yazarın öz çocukları. Hayatla tek bağının kitapları olduğunu düşününce korktu bir an. Ya onlarda gidince yalnızlığı daha bir kör hançer yırtıcılığında olursa… İhtiyacı olan parayı düşününce mantıklı gelse de yaptığı, bir türlü kıyamıyordu onları yok pahasına bir başkasının avucuna bırakmaya. Kendi gelgitlerinde sendelerken, çok yabancı olduğu bir sesle irkildi. Kapı zilinin melodisini duymayalı bin yıl olmuş gibiydi. Şaşkınlığı heyecanına karışırken hızla kalktı oturduğu berjerden. Aynı hızla oturup karıştırdı dağınık saçlarını. Yanlış duymuş olma ihtimaliyle kendini kandırırken bir kez daha işitti aynı yabancı sesi. Korkak ve tedirgin adımlarla ilerledi kapıya. Usulca yutkundu ve çevirdi kapının kolunu. Karşısında gülümseyen yüzüyle, otuzlu yaşlarda güzel bir kadın duruyordu. Sanki kapıyı açtığında değil de, kapı kapalıyken bile o hep oradaymış gibi hissetti. İkisi de tek kelime etmeden baktılar birbirlerine. Adam karşısındaki güzel kadının tebessümünde sessizleşirken, kadın karşısındaki adamın bakımsızlığından ve korkmuş gözlerinden tedirgin bir duygu yoğunluğu yaşıyordu. Kısık bir sesle merhaba dedi kadın. Adam gözlerini kadının gözlerinden ayırmadan merhaba dedi. Kitaplar için dedi kadın, kitaplar için gelmiştim ben, konuşmuştuk telefonda. Özür dilerim dedi adam. Kusuruma bakmayın, içeri buyurun lütfen. Kadın öne doğru bir adım attı ve aslında girmeme gerek yok, kitaplar hazırsa hemen alıp gideceğim, acelem var fazlasıyla dedi. Kadının yüzündeki tedirginliği anlamıştı adam. Şey, ben paket yapmadım belki seçmek istesiniz diye dedi. Kadın peki o zaman bakalım dedi ve girdi içeriye. Adam bir eliyle kapıyı kapatırken, diğer eliyle salon kapısını işaret etti kadına. Kadın fazlasıyla şaşkındı. Onca kitabı olan bir adamı daha derli toplu ve daha farklı hayal etmişti. Karşılaştığı manzara ile haylinde çizdiği çok farklıydı. Etrafa saçılmış giysilere, dergilere ve hatta bardaklara baktı şaşkınlıkla. Adam tekrar hoş geldiniz dedi ve masanın üzerindeki kitapları gösterdi. İstediğinizi hatta hepsini alabilirsiniz dedi. Kadın içinde ne olduğunu umursamadan birkaç kitabı eline alıp sayfalarını karıştırdı ve tekrar masanın üzerine bıraktı. Tamamı için ne kadar ödemem gerekiyor dedi adama. Adam, anlaştığımız fiyata tamamını alabilirsiniz dedi. Tahmin ettiğinden çok daha fazla kitap vardı. Bu kez kadın oturdu eski berjere, bacak bacak üstüne attı ve karşısında duran bakımsız adama baktı. Adam kadının bakışlarından utandı ve koltukta kendine bir yer açıp oturdu.
-Üstüme vazife değil ama neden satıyorsunuz kitaplarınızı?
-Sadece para için. Yoksa kim satmak ister ki bir kitabı?
-Haklısınız.
-Peki siz neden alıyorsunuz bu kadar kitabı?
-Aynı sebepten ötürü, sadece para için. Bende başkasına satacağım bu kitapları.
-Belki sizden alan da bir başkasına satacaktır.
-Belki de.
-Ya da hep saklayacaktır, uzun yıllar boyunca. O kitaba her bakışında, onu ilk okuduğu andaki hisleri süzülecektir zamanın kalburundan.
-Belki hediye edecektir birine. Hediye eden unutacaktır belki o kitabın varlığını ama alan her dokunduğunda, o kitabı verenin yüzündeki ifadeyi hatırlayacaktır.
-Ağlayacaktır belki de, üzülmesine sebep olacaktır.
-Belki yıllar sonra, onca acının ortasında, yüzünde bir tebessüme neden olacaktır.
-Kim bilebilir ki?
-Kimse bilemez.
-Kitabı yazan insan da düşünmüş müdür acaba bunları. Yazdığının sadece bir kitap değil, iğreti hayatlarımızın bir parçası olabileceğini hayal etmiş midir hiç?
-İçindekileri düşünüp yazmak bile onca zorken, bunları düşünmemiştir herhalde.
-Düşünmüştür bence.
-Bir varsayım, asla bilemeyeceğimiz bir varsayım.
-Bir gerçek. Kendi hayatım kadar, kendi hissettiklerim kadar yalın bir gerçek.
-Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?
-Biliyorum çünkü. O masanın üzerinde duran kitaplardan en az on tanesini ben yazdım.
-Gerçek mi bu?
-Evet, gerçek.
-Çok şaşırdım doğrusu.
- He yazdığım kitabın sonunda iki kez düşündüm. Önce içindekilerin kimin hayatını etkileyeceğini, cümlelerimin kimi cesaretlendirip kimi kedere boğacağını düşündüm. Sonra içindekilerden ziyade o kitabın kaç hayatın satır arasında kendine bir anlam bulacağını düşündüm.
-Çok zor olmalı.
-Hangisi? Yazmak mı, yoksa yazdıklarının çıktığı yolculuğu düşünmek mi?
-Her ikisi de.
-Asıl zor olanı kendi parmaklarından dökülen cümlelerin, bir gün sana hiç tanımadığın bir insan kadar yabancı olması. İçindeki her cümleyi başka zamanlarda, başka mekanlardaki insanlar kabullenirken, senin her kelimeye gün geçtikçe uzak kalman ve ilk onlar tarafından unutulman.
-Anladığım kadarıyla yazmıyorsunuz artık.
-Uzun yıllar oldu.
-Neden bıraktınız peki yazmayı?
-Ben bırakmadım, o beni bıraktı. Önce kaleme küstü kelimeler, sonra kalem parmaklarıma.
-Birdenbire olmamıştır herhalde.
-Hayır, tam aksine, birdenbire küstü. Bir kapıyı çarpıp çıkar gibi ya da bir mezar taşının parmak uçlarında bıraktığı soğuk ürperti gibi.
-Şimdi almasam mı acaba dedim kendi kendime. Onlardan ayrılmak zor olacak sanki sizin için.
-Hayır, vermek istiyorum hepsini. Varlıkları ve hatıraları uzak kalmalı benden belki de.
-Peki o zaman, ben koliye doldurayım.
-Yardım edeyim bende size.
-Teşekkür ederim.
-Hazırlıksız yakalandım, bir şey ikram edemiyorum kusura bakmayın.
-Rica ederim, sohbetiniz en güzel ikramdı.
Saat 17:25 İstanbul-Kadıköy
Kadın kolinin içinden çıkarılmış kitaplara bakarken, adamın yüzünden akan hüznü düşünüyordu. Çok acı çekmiş olmalıydı. Evin ve adamın halinden bu anlaşılıyordu. Adamın kendisine ait olduğunu söylediği kitapları ayrı bir kenara koydu. Defalarca karıştırdı. Böylesine güzel kitaplar yazan bir insan neden küserdi ki hayata. Tüm bunları düşünürken, elindeki kitabın arasından bir fotoğraf düştü yere. Eğilip aldı. Saçları kömür karası güzel bir kadının tebessümüydü fotoğraftan yansıyan. Kim acaba diye mırıldandı. Arkasına el yazısıyla, sonsuza kadar gülüşüm dünyana hayat versin yazıyordu. Önemli olmalıydı. Bir yolunu bulup adama geri vermeliydi. Belki o güzel sohbeti de kaldığı yerden devam ettirme şansı bulurdu. Sonra aklına geldi, onca kitap yazmış biri hakkında internetten pek tabii bilgi bulabilirdi. Bilgisayarını açtı ve adamın adını girdi arama çubuğuna. Yüzlerce bilgi peş peşe sıralanıyordu. Edebiyat ödülleri, başarı hikayeleri, kaza haberleri ve bir yazarın dramına dair yüzlerce başlık. Ünlü yazarın kitaplarından bahsediyordu kimi. Kimi yazmayı bıraktığını konu ediyordu, kimi de Ortaköy sahilinde geçirdiği trafik kazasından. Kaza haberlerini açtı ardı ardına. Ünlü yazar bu akşam Ortaköy sahilinde trafik kazası geçirdi. Kendisi ağır yaralanırken, aynı araçta bulunan eşi kaza yerinde can verdi. Şimdi daha iyi anlıyordu adamı. Beynindeki sorular birer ikişer cevap buluyordu. Neden hayat küstüğünü, neden yazmayı bıraktığını bu kazaya ve ölen eşine bağlıyordu. O fotoğraftaki kadın da eşi olmalıydı. O gece boyunca sürekli okudu kitapları. Hepsinin ilk sayfasında, yaşama sebebime, eşime cümlesi yazıyordu. Yazdığı her cümleyi bir kadına ithaf eden bir adamın, onu kaybettiğinde yazmayışı çok normaldi. Uyku girmedi gözüne. Yazarla ilgili başarı hikayeleri, onun o bakımsız haline karışıp durdu hayalinde. Bir ara ağladı hatta. Tüm kitapları geri iade edecekti. O kabul etmek istemese bile verdiği parayı almadan hepsini geri götürecekti.

Saat 23:23 İstanbul-Cihangir
Tahta masanın ortasında duran şarap şişesine ve küllüğe baktı adam. Sigaradan çıkan dumanın tavana kadar süzülerek yükselişini izledi. Elindeki kadehi hafifçe salladı ve dudaklarına götürdü. Onca zaman sonra ilk kez ağlıyordu. İçindeki acının dozu bir önceki günle aynı olmasına rağmen, yaşlar gözünden sağanak gibi dökülüyordu. Biten şarap gibi hayatın da sonunun gelmesini istedi. Kim bilir belki de gideceği yerde dinecekti acısı. Ölümü çok iyi tanıyan biri olmasına rağmen, dudaklarında çınlayacak bir ıslık kadar yakın hissederdi kendine. O eşiği bir türlü atlayamadığı, özlediklerinin yanına gidemediği için kızsa da kendine, bir türlü hayattan kopacak cesareti bulamamıştı kendinde. Kocaman bir korkaksın sen diye mırıldandı. Sana hayat veren insanın ölümüne neden olduğun halde, kendi kirli küflü yaşamına son veremiyorsun. Belki de yüzün yok onun karşısına çıkmaya dedi. Belki de ona kavuştuğunda daha büyük acılar yaşatacak kadar lanetlisin dedi. Elleriyle gözlerini sildi ve yalpalayarak balkon kapısına doğru ilerledi. Akşamın serinliği yüzüne vururken, eski zamanlarda kalmış, yaşanılası yaz akşamlarını düşündü. Bir zamanlar kahkahaların çınladığı duvarlar şimdi keder kokuyordu. Yakası sonuna kadar açık gömleğini havalandırdı rüzgar. Gözlerini kapattı ve usulca kaldırdı kollarını iki yana. Ne büyük ve kanatan zamanlar geçmişti o kollar birini sarmayalı. Gözlerini usulca araladı ve İstanbul’un panayır yerini andıran ışıklarına baktı. Şehrin gürültüsü doldu kulaklarından. Keşke dedi. Keşke kendi hayatımı vererek geri alabilseydim senin hayatını. Ellerini usulca indirdi ve tutundu balkon demirlerine. Binaların pencerelerinden yansıyan ışıklara baktı ve o ışıkların arkasında yaşananları düşündü. Her hayat, kendi diyetini ödüyordu gün gecenin derinliklerine doğru yol alırken. Her insan yarının yalancı garantisine aldanıp kocaman hayaller bırakıyordu gecenin koynuna. Hepsi için üzüldü. Kendisi için de…