Hayata Noktalı Virgül

Hayata Noktalı Virgül

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Keder, Utanç ve Özlem... Duyguları İnsanla Anlatmak.

Hangi mutluluk vardır ki bir acının üstüne kurulmamış olsun? Hangi tebessüm bir gözyaşına aldırmadan çınlar boşlukta? Bir bütündür aslında yaşamın içinde acı da, mutluluk da, heyecan da. Birini kederin derin kuyularına atmadan aralayamayız mutluluğun kapılarını. Ya da birilerini mutlu etmek olsa da bedel, bilerek acıyı saplarız sol yanımıza. Akan kan değil, akan bir insanın bir başka insanı yaşatabilmek için verdiği diyettir aslında. Tarih böyle yazdı bunu ve yazgısını aşkla perçinledi insan her sonbaharda. Tanrı ol dedi ve olduysa dünya, acıyı da alnımıza kendi elleriyle sürmedi ya! En az aşk kadar, şefkat kadar, merhamet kadar Tanrı işi gözyaşı da. Hani güle ulaşmak uğruna ezilen kır çiçekleri vardır ya, onlardır bir başkasının mutluluğu uğruna çekilen kahır ve her gülü kendimiz dikmişizdir kurak bahçelere, yine kendi avuçlarımızla. Kim ki saçında aklarla bakarken uzun uzak yollara, bir kıyamet yanıyorsa kalbinin en orta yerinde, o her ikisini de yapamamış, arafta kalmış pişmandır, dokunmayasın sakın ha! Çünkü ona dokunmak evlat, bin yıllık bir ahı, kör bir bıçakla kesip kanatmaktır umarsızca. Ona dokunmak Tanrıya dokunmaktır, bir insana dokunamamış olsak da.


Bakın, ben söylemiştim. Bu piyasa da kimsenin mutlu olmak gibi bir lüksü olamaz. Eğer biri mutlu olacaksa bile onu da ben mutlu ederim. Bakmayın siz şimdi onun popüler olduğuna. İlk albümünü çıkaracağı zaman ayakkabılarını bile ben aldım. Köyden tarlasını satıp gelmiş, ahır gibi kokan bir adamdı, ben onu insanların saygı duyacağı biri yaptım. Ben yaptım! 50.000 lira para verdim, geri almadım. Bunu döveceklerdi ben engel oldum. Şimdi birileri çıkıyor ben sanatçı oldum, ben besteci oldum falan filan. Bana maval okumayın kardeşim! Ben biliyorum ne bok olduğunuzu. Ayrıca orada burada arkamdan konuşanlara sesleniyorum; bakın kardeşim ben kimseye kolay kolay hakaret etmem, insanları rencide etmem. Edersem de o insan zaten insan değildir. Kaç kuruşluk adamlara kaldı bu piyasa. Ben bir tıp doktoruyum, bilimsel kariyer yapmış bir adamım. Bu piyasada bugün birileri ekmek yiyorsa, o ekmeğin ucu benim kardeşim! Verin lan ekmeğimi sik kafalılar. O ekşi sözlük falan da İsrail işi zaten. Bunların hepsi, piyasadaki Erol Köse realitesini hazmedemeyen yavşakların komplosudur. Ben saygımı bozmak istemiyorum, yoksa topunuzun amına koymasını da bilirim. Gülşen travestiydi aslında, Ebru Gündeş’i çalıştığı tekstil atölyesinden ben çıkardım. Michael Jackson bile bir çok eserini benden çaldı. Başbakanım çok yaşa!


Gözlerimi yatırıp boşluğun koynuna, büyük hayaller kurardım, Karadeniz kadar hayaller. Her fırtına başında yosunlu taşlara vururken dalgalar, benim kalbimde büyürdü memleket ve sevda. Sevda ki bir kemençenin tınısında saklıdır çoğu zaman. Kimi zaman bir yeşil yamacın sisine aşina. Hiç yaşlanacağımı umut etmedim oysa. Kocaman ömürlere küçük şeyler doldurmaktansa, kısa bir ömre koca bir hayat doldurmayı düşündüm her günün sabahında. Gün oldu söndü tüm ışıklar, gün oldu kamaştı gözlerimiz hayatın ışıklarıyla. Bir alkış kadardı hayat. Alkışlar sustu ve kapandı perde sonsuza. Oysa ne çok isterdim bir kez daha saçlarımı atıp arkaya, gözlerimi kapatıp dokunmayı mikrofona. Kuzeyin ortanca oğluydum ben. Daha kırlaşamadan dökülen saçlarım değemedi soğuk musallaya. Şarkılar söylendi arkamdan, ağıtlar yakıldı usulca. Kimi geceler yıldızlar kadar yakındı şarkılar. Bazen bir sokak çalgıcısının gitarında, bazen görkemli konser alanlarında olsa da, her şarkı saydam bir bulut gibi indi toprağıma. Bir şarkı daha vardı halbuki aklımda. Dinleseniz seveceğiniz, sevseniz dinlemeden edemeyeceğiniz bir şarkı… Şimdi kısık bir sesle mırıldanıyorum her gece, yıldızlardan bakarken dünyaya. Biliyorum ki söylendikçe şarkılar, bu karanlık yerden açılan pencerem hiç kapanmayacak hayata.

Hayalet Sevgilim

Hayal et sevgilim… Önce seni hayal et, ben’in yanında. Sıkı sıkıya tutmuşsun ellerimi. Denize karşı durmuşuz. Senin saçlarını havalandırıyor esen rüzgar. Tek kelime etmiyoruz. Sanki asırlardır oradaymışçasına aşina, az önce gelmiş gibi tedirginiz ikimizde. Gözlerimizi kapattığımızı hayal et sevgilim… Yaşanan onca geçmişe, iz bırakan acılara, tadı damağımızda mutluluklara ara verdiğimizi, sadece boşluğun uğultusunda savrulan kırık dökük düşlerimizi birbirimizin yüreğine yansıtamadığımızı hayal et. Et ki ne kadar yabancı olduğumuzu anlayalım yan yana iken bile. Kendimizi adadığımız bütünün bir parçası olamadığımızı görelim hayal et ki. Dudaklarımızdan dökülen her kelimenin aslında bir hayalden ibaret olduğunu söyle içinden kendine. Benim duyduğumu fark et sonra. Başımı usulca salladığımı gör, haklısın dercesine. Aramızda yükselen duvarların, etrafımızı saran duvarlardan çok daha yüksek ve soğuk olduğunu fark et. Aslında birbirini hiç tanımamış, görmemiş, hissetmemiş olduğumuzu anla. Anla ki, neden onca geceler sana rağmen donarcasına üşüdüğümü bil. Sonra ağlarız belki bir bilinmeze. Belki teselli de ederiz birbirimize dokunmadan. Hayal et sevgilim… Eski aşklarını, karanfil kokan rüyalarını, seni bana getiremeyen yolları hayal et. Et ki neden el ele tutuşmuş iki uzak insan olduğumuzu daha iyi görebilesin.


Hayal et sevgilim… Çatı katında bir evimiz olduğunu, kendi ellerimizle boyadığımızı hayal et duvarlarını. Her köşesine sevgimizden yansıyan minik inci taneleri bıraktığımızı hayal et. Kışın üşütmeyen, yazın bunaltmayan, akşamları huzuruna koşarak geldiğimiz bir evimiz olsun. Denizi görsün mesela salonun penceresi. Akşamları geçen gemilerin ışıklarına bakalım el ele tutuşup. Şöminenin karşısında yudumlarken şaraplarımızı, ikimiz de bir diğerimizin en büyük şansı olduğunu bilerek gülümseyelim. Umurumuzda olmasın kar yanığı mazi. Birbirimize sarılarak uyuyalım. Sabahları uyandığımızda, ilk uyananın diğerinin yüzüne hayranlıkla baktığını görerek başlayalım güne. Kahvaltıyı birlikte hazırlayalım. Bazı günler gitarımı alıp elime şarkılar söyleyeyim sana. Kısık bir ses tonuyla eşlik et nakaratlarıma. Et ki, hayatın her nakaratını birlikte söyleyerek geçelim yılların aynasından. Pazar günlerimiz olsun. Dışarı çıkmadığımız zamanlarda dizlerimize örteceğimiz bir battaniyemiz, okunası kitaplarımız, izlenesi filmlerimiz olsun. İrili ufaklı mumlarımız olsun her köşede. Yorgun akşamlarda yakıp, halelerinde aşkı yeniden tattığımız, şehvetimizle kendi ateşinden utanan mumlarımız olsun. Her güne farklı heyecanlar katan minik sürprizlerimiz olsun. Hayal et sevgilim… Et ki durduğumuz yerle, hayalini kurduğumuz hayat arasında ne kadar uzak bir mesafede durduğumuz görebilelim. Uyanalım diken üstü uykulardan. Kendi hayallerimizi, kendi korkaklığımızla derin kuyulara hapsettiğimizi anlayabilelim.


Hayal et sevgilim… Bırak geleceği, eskileri hayal et. Benden önceki hayatını düşün. Benden önce seni nelerin mutlu ettiğini, nelerin kızdırdığını, nelerin öfkeden çılgına çevirdiğini hayal et. Yan yana diz tüm yaşanmışlarını. Sonra beni koy yanına o yaşanmışların. Yüreğinin terazisinde tart ikimizi. Hiç giremediğim dünyana neler kattığımı söylesin sana o terazi. Hiçlerin hafifliğine şaşır sonra, keşkelerin saydamlığına ve acabaların yanılgısına. Teraziden aşağı at sonra resmimi. Yere dağılan cam parçalarına basarak geç usulca. O cam parçalarının bile canını yakamadığını anla. Anla ki aslında canını yakacak kadar bile yakınına sokulamadığımı görebilesin. Şehrin iki kıyısında, gecenin derinlerinde yeşerttiğimiz düşleri, kendi kör pencerelerimizden karanlıklara atışımızı gör. Yazık edilen zamanlara, boşa harcanan umutlara üzül. Üzül ki yüreğine düşsün yokluğun merhametsiz acısı. Zira bu acıdır bizi muammalarımızdan alıkoyan zehir. Hayal et sevgilim… Birbirimizi kandırarak geçirdiğimiz onca zamanın aslında yorgun bir gecenin nihayetinde daldığımız keskin bir uykudan ibaret olduğunu gör… Adına güven denilen korku panayırının ışıklarının nasıl hızla söndüğünü fark et. Et ki bana olan güvensizliğinin nelere mal olduğunu söylesin sana eski şarkılar. Sonra korkularımla bir başıma bırak beni. Perdesini her açtığımda, içeri giren ışığın sıcaklığına aldandığım ve her seferinde yanıldığım pencereme bir kilit de sen vur. Vur ki bu son olsun. Bir daha yüzüm olmasın aydınlığa. Yenilmişliğimi kabul edeyim. Bu kez çıkacağımı sandığım karanlıklarıma döneyim titreyen adımlarla. Bulaştığım her hayatta hayalet bir sevgiliden öteye gidemediğimi göreyim bir kez daha. Hiçbir zaman biz olamayan ikimizin belki de asla biz olamayacağını hayal et hayalet sevgilim… Et ki hayalet sevgilin hayallerden yastığına rahat koysun başını. Yalanlarına sarılıp uyumaya çalışsın korku yatağında. Bir hikayenin daha kapağını kapatıp kaldırsın tozlu raflara.

Hayal et sevgilim. Küfretme, sabretme, merak etme, hele sen sen ol sakın dert etme. Sadece hayal et… Et ki öleyim bir milyonuncu defa…

Bazen Ölümdür Verilen Hayatın Bedeli...



Saat 08:15 İstanbul - Üsküdar

Her bir yanı yamalı, yarım yamalak günlerden geçiyordu. Üstüne sinen yalnızlığın kokusu genzini yakarken, sildi gözlerini avuç içiyle usulca. Bu kaçıncı gündü, hangi gün olduğunu bilmeden uyanalı, bilmiyordu. Bir önemi de yoktu zaten Cumartesinin, Perşembe üzerinde. Pastoral bir senfoni gibi ahenk içinde akarken hayat, önemini yitiriyordu, bir zamanlar önemli olan ne varsa. Aşk mesela… Kayıp bir şehrin gizli dehlizlerinde çoktan kaybetmişti yolunu. Bir daha gün yüzüne çıkamayacaktı. Yüreğine kör bir hançer gibi batmayacaktı artık. Kim ne düşünür? Bu soruyu kendine sormayalı da çok olmuştu. Kimin ne düşündüğü değil, kimin düşmeden ayakta kaldığıydı onun için önemli olan. Düş yoktu, hayal yoktu, yaşama sımsıkı sarılan eller de yoktu. Hayatta kalabilmek için sığınılan izbe kuytular ve ayakta kalabilecek kadar ekmek… Bir önemi yoktu ekmeğin taze oluşunun ya da arasında ne olduğunun. Elbisenin yakışıp yakışmadığı değil, sıcak tutup tutmayacağıydı önemli olan. Üstelik daha önce kim giymişti, önceki sahibi hayatta mıydı, değil miydi, hiçbir önemi yoktu. Üzerine uzandığı gazetelerin hışırtısından rahatsız olarak doğruldu yattığı yerden. Kirden artık rengini kaybetmiş battaniyesini usulca katladı ve duvarın içindeki oyuğa sakladı özenle. Soğuktan katılaşmış bacaklarına baktı. Bu yükü daha ne kadar çekebilirler ki diye geçirdi içinden. Ağır aksak adımlarla ilerledi geceyi geçirdiği kuytudan, hayatın hızla aktığı caddeye doğru. Duvarların arasından geçip gün ışığına kavuştuğunda kamaştı gözleri. Duvarın dibinde oturdu ve güneşin kendisini ısıtması için yalvarırcasına baktı gökyüzüne. Oysa bedeninden
çok ruhunun ihtiyacı vardı ısınmaya. Kim bilir belki de tek bir kuru merhabaya. İnsanların dışlayan, tiksinen, kimi zaman korkan bakışlarına aldırmamayı öğrenmişti belki ama öğrenememişti özlemlerini ve geçmişini öldürebilmeyi. Kaldırımda telaşla koşuşturan insanlara baktı. Giyinmiş, kuşanmış, aceleyle yürüyorlardı. Hepimiz, aynı havayı soluyor, aynı yolda yürüyoruz. Hepimiz aslında aynı istikamete doğru son hızla koşarken neden birbirimizi olduğumuz gibi kabullenemiyoruz diye sordu kendine. Cevap yoktu, hiçbir zaman da olmamıştı ve olmayacaktı. Bizi daha yükseklere çıkardığını sandığımız her basamağın altında bir, bazen birden fazla insan olduğunu göremiyorduk bile. Ya da görmek işimize gelmiyordu. Onun içindi kendimiz gibi olmayanı bir türlü kabullenemeyişimiz. Zenginin fakiri çalmakla suçlamasının, fakirin zengini paylaşmamakla suçlayışının nedeni de bu değil miydi? Midesinden gelen sancılar, bir an önce bir şeyler yemesi için zorluyordu onu. Usulca kalktı ve yürümeye başladı. Onun yürüdüğü istikametteki insanlar yönünü değiştirip uzaklaşıyordu. Kimi acıyan, kimi umursamayan bakışlarını düşürerek ucube görünümüne, hızla uzaklaşıyorlardı. Oysa bir zamanlar karşılaştığı insanlar, onun kendilerine selam vermelerini umut ederek bakarlardı gözlerinin içine. Hoş, kimseden esirgemezdi bir merhabayı ama o zamanlar ki hali ile şimdiki hali arasında derin uçurumlar, sonsuz vadiler, hırçın iklimler vardı. Biraz utanarak, biraz sıkılarak eğildi çöp kutusuna. Kirli elleriyle karıştırdı insanların artık görmek istemedikleri, yemek istemedikleri artıkları ve çöpleri. Uzun bir uğraşın ardından birkaç parça küflü ekmek, yarısı çürümüş bir domates ve plastik bir kutunun içinde rengi yeşile dönmüş bir miktar peynir buldu. Avuçlarıyla sımsıkı tutarak uzaklaştı oradan. Az ilerideki bir duvarın dibine çöktü ve yemeye başladı çöpten bulduklarını. Binanın görkemli cam kapısından hışımla çıkan güvenlik görevlisi hızla geldi yanına ve kolundan tuttu tiksinerek, parmak uçlarıyla. “Seni bir daha burada görürsem ağzını burnunu kırarım. Siktir git başka yerde zıkkımlan!” dedi ve itti adamı. Zaten kalkmaya çalışan adam sendeledi ve yüzüstü kapaklandı kaldırıma. Bir eliyle sımsıkı küflü ekmeğini tutarken, diğer elinden düşen çürük domatesin yuvarlanışını izledi kaldırımda. Cılız bir hamleyle yakalamaya çalışsa da tutamadı domatesi. Parlak ayakkabısıyla domatesi tekmeleyip uzaklaştıran güvenlik görevlisi adamı tekrar tutup kaldırdı ve uzaklaşmasını söyledi. Boğazında kalan küflü ekmeği ve yarım ısırık çürük domatesi yuttu zorla. Usulca dönüp baktı güvenlik görevlisinin gözlerinin içine. Koca bir tarihin tüm kederi akıyordu sanki gözbebeklerinden. Acıyan bir gülümseme belirdi yüzünde. Sonra kime acıdığını düşündü. Bu zavallı haliyle kendisine mi, yoksa bir zavallıyı bile hor gören adama mı? Bu sorunun da bir cevabı olmadığını düşünerek başladı yürümeye. Yolun karşısındaki parka giderse daha rahat edeceğini düşündü. Dalgın bakışlarını parkın artık yaprakları sararmış ağaçlarına dikti. Daha yola adımını yeni atmıştı ki, acı bir fren çığlığı ile irkildi. Sesin ne taraftan geldiğini anlayamadan bedenine çarpan metalin soğukluğunu hissetti. Çarpmanın etkisiyle havalanırken gördüğü son şey gökyüzüydü. Ne kadar da maviydi. Düşeceği asfalta, kirli ellerine, üstüne örttüğü battaniyeye ve çatlak dudaklarına inat masmavi ve göz alıcıydı. Bedeni büyük bir hızla asfalta çakılırken düşürdü diğer elindeki ekmeği de. Hareket edemiyordu. Ağzının kenarından akan ılık kanı silmek istedi elleriyle ama nafile onları da hareket ettiremiyordu. Gereksiz ve saydam bir huzur dolmuştu içine. Etrafına toplanan kalabalığı bu kez umursamalı mıydı acaba? Başını usulca yere bıraktı ve tekrar baktı gökyüzüne. Belli belirsiz hayaller karışıyordu pamuk beyazı bulutlara. Bir yaz günü, büyük bir bahçede kurulan, koca bir kahvaltı masasıydı gördüğü. Etrafta koşuşturan melek yüzlü bir çocuk ve masada oturan aydınlık yüzlü insanlar vardı. Masanın en başında gördü kendisini. Tertemiz elbiseleri, tıraşlı yüzü ile gülümsüyordu etrafındakilere. Dünyalar güzeli bir kadın oturuyordu masanın diğer ucunda. Üzerinde hayal kadar beyaz bir elbise ve o elbisenin omuzlarına dökülen altın sarısı saçları vardı. Gözleri hayat doluydu ve aşk kokuyordu saçları. Elleri, bir dokunsa hayat verecek gibiydi. Masanın etrafında koşuşturan çocuğa baktı sonra. Kahkahaları çınlıyordu bahçe duvarlarından. Onun melek yüzüne bakıp mutlu olmamak elde değildi. Sonra usulca bulutlara karıştı hayaller. Bir yanağında asfaltın, diğer yanağında rüzgarın soğukluğunu hissetti. Sesler ve renkler bir bir düşerken, usulca kapanıverdi hayatın perdesi. Kimse bilmeyecekti yerde ölüme koşan bu gariban adamın neden son nefesinde tebessüm ettiğini. Neden bir ah bile demeden, en güzel uykulara dalarmış gibi gözlerini kapattığını. Sadece birisi hayret dolu gözlerle bakıyordu adamın kirli, sakallı yüzüne


Saat 08:15 İstanbul – Beykoz

Bornozunun kuşağını bağlayarak çıktı buhar dolu banyodan adam. Büyük bir dolabın önünde durdu ve aynaya baktı. Düzgün kesilmiş saçlarına, pürüzsüz cildine ve bakımlı ellerine baktı. Hafifçe yan dönüp bir kez daha baktı kendine. Ne kadar yakışıklıyım diye geçirdi içinden. Elindeki havluyla saçlarını kuruladı ve üzerinden çıkardığı bornozla birlikte bıraktı yatağın ayakucuna. Aynada bir kez daha baktı kendine. Göğsünün orta yerinde sırıtan ameliyat izi takıldı gözlerine. Tam on beş yıl olmuştu. Hayatından herkesin umudu kestiği bir dönemde, mucizeler yaratan bir doktorun hünerli elleriyle dönmüştü yaşama ve sevdiklerine. Şimdi sade ve çirkin bir yara izi gibi görünse de, onun hayata dönüşünün resmiydi aslında. Hiçbir doktorun kabul etmediği, tehlikeli bir kalp operasyonu geçirmişti. O operasyonu yapan
yürekli ve hünerli doktor ona hayal edemeyeceği uzun bir hayat vermişti. Ameliyattan sonra ilk kendine geldiğinde, doktorun gülen yüzünü görmüştü. Onun yüzünü görmek, yeniden doğmak gibiydi. Aradan asırlarda geçse o tebessümü ve o yüzü asla unutmayacaktı. Karısının sesiyle daldığı hayallerden çıkan adam, tuvalet masasının üstünden aldığı pahalı parfümün kapağını açtı ve sıktı vücuduna. Dolabın kapağını açtı ve bugün acaba ne giysem diye düşündü. Birbirinden pahalı takım elbiseler, gömlekler ve pantolonlar karşısındaydı. İçlerinden bir gömlek seçti ve geçirdi koluna. Siyah bir takım elbiseyi askısından aldı ve pufun üzerine bıraktı. Çekmecedeki kol düğmelerinden kıyafetine uygun olanı buldu. Sonra kemerler içinde bir tane seçti. Sıra en zor olanında, kravat seçimindeydi. Uygun kravatı da bulup taktıktan sonra ceketini giydi ve tekrar geçti aynanın karşısına. Gerçekten çok yakışıklı ve hayat doluydu. Ona bu hayatı hediye edenlere bir kez daha teşekkür edip mutfağa geçti. Karısı kahvaltıyı hazırlamış, kızıyla birlikte masada onun gelmesini bekliyordu. Önce karısını, sonra kızını öpüp oturdu masaya. Her şey harika görünüyordu. Neşeli ve keyifli bir sohbet perçinliyordu masadaki lezzetleri. Kahvaltısını bitirdikten sonra tekrar kızını ve karısını öptü. Çalışma odasına gidip çantasını aldı ve ayakkabı dolabına yöneldi. Güzel bir ayakkabı seçip geçirdi ayağına. Karısıyla vedalaşıp çıktı evden. Bahçedeki çiçeklere baktı. Bir tanesine eğildi ve kokladı uzun uzadıya. Hayat ne kadar güzel diye geçirdi içinden. Kesilmiş ve düzgün çimlere, bahçeyi saran ağaçlara ve çiçeklere baktı. Kuşların sesi huzur vericiydi. Havuzun yanından yürüyerek vardı garaj kapısına. Çantasından çıkardığı kumanda ile garajın kapısını. Son model, ışıldayan, siyah jeep’ine baktı. Lastikleri kontrol etti ve kumanda ile kapısını açıp bindi. Bahçe tarafındaki kapıyı tekrar kumanda ile kapatıp, dışarı açılan kapıyı açtı bu kez de. Arabasını çalıştırdı ve çıktı garajdan. Sonra durdu ve tekrar kumandaya basıp kapattı garaj kapısını. Sokaktan usulca indi sahil yoluna doğru. Boğaz her zamanki gibi eşsiz güzellikteydi. Camı usulca açtı ve boğazın serinliğini çekti içine. Yıllar önce o ameliyattan sağ çıkmasaydım şimdi bunların hiçbiri olmayacaktı diye geçirdi içinden. Mutlu bir yuvası, dünyalar güzeli karısı, melek yüzlü kızı ve artık sarsılmayacak güçteki işi… Hiçbiri olmayacaktı. Her şeyini o cesur doktora borçluydu. Ameliyattan sonraki dönemde sık sık görüşmüşlerdi doktoruyla. Sonra bir dönem iş için yurt dışına çıkmıştı ve döndüğünde de görüşememişti doktoruyla. Her niyetlendiğinde başka bir işi çıkmış, hayatını borçlu olduğu insana bir merhaba deme fırsatı bile bulamamıştı. Zaman her şeyi unutturuyordu. Vefayı da, saygıyı da, minneti de. Şimdi acaba nerededir diye düşündü. Kendisinden sonra kaç hayatı kurtarmış, kaç insanı sevdiklerine kavuşturmuştu acaba? Bunları düşünürken birinin aniden yola atıldığını gördü. Frenlere olanca gücüyle yüklendi ama çok geçti artık. Araba hızla yoldaki adama çarpmış, adam metrelerce öteye fırlamıştı. Arabadan inmek istedi ama elleri titriyordu. Emniyet kemerini açmak için savaş veriyordu adeta. Sonra kemeri açtı ve titreyen ayaklarıyla bastı asfalta. Meraklı kalabalık çoktan üşüşmüştü yolda yatan adamın başına. Korkarak ve titreyerek ilerledi. Kalabalıktan bazı insanlar kendisine bağırıp duruyordu. O hiç birini umursamadan ilerledi. Yerde yatan adama baktı. Üstü başı kir içinde, saçı sakalı uzamış bir adamdı. Ağzından ve başından sızan kan akıyordu asfaltın koyu soğukluğuna. Titreyerek diz çöktü adamın yanına. Başını usulca çevirip, yaşayıp yaşamadığını kontrol etmek istedi. Adamın yüzünü gördüğünde etraftaki tüm sesler susmuştu sanki ya da o duymuyordu artık. Bu bakımsız ve uzun sakalların arkasında tebessüm eden yüzü il görüşte tanımıştı. Bu tebessümü unutması mümkün değildi. Zihni on beş yıl öncesi ile şu an arasında, yıldırım hızıyla gidip geliyordu. Bu yüz, kendisini hayata döndüren doktorun yüzüydü. Biraz yaşlanmış,
yıpranmış olsa da onu tanımamak mümkün değildi. Usulca boynuna götürdü parmaklarını. Nabzı atmıyordu, ölmüştü adam. Korkusunu yenen şaşkınlığıyla bakındı etrafına. Herkes korkan ve acıyan gözlerle bakıyordu yerdeki iki adama. Biraz sonra polis, ardından da ambulans geldi. Ambulans yerde yatan cesedi, polisse kaldırımın kenarına oturmuş düşünen adamı alıp uzaklaştı oradan. Adam, polis arabasının camından dışarıya bakarken, cevap sız sorularla boğuluyordu. O doktor nasıl bu hale gelmişti? Öylesine başarılı bir doktor, zavallı bir kimsesize dönüşürken neden yanında değildi? Kendisine hayat veren bir insanın hayatına son vermek ne büyük bir acıydı. Gözyaşları usulca yanağından yakasına dökülürken, içinde kızgın bir demir kalbini dağlıyordu. Neden? Nasıl? Delirmemek elde değildi. Şehir hastanesinin morguna indirilen ceset, büyük metal bir çekmeceye konuldu ve kapatıldı. Üzerinden kimlik çıkmamıştı. Kimse bilmiyordu kim olduğunu. Sokakta yaşayan kimsesizlerden biriydi işte hepsine göre. Çarpan adamın ifadesinden yola çıkarak bulacaklardı kim olduğunu günler sonra. Bir zamanlar çok başarılı bir doktor olan, sayısız ödüller alıp, sayısız hayatlar kurtaran, tanınmış biriydi. Kızının bir yaz günü boğulmasının ardından bunalıma giren karısı ve karısının intiharı ile ilgili bilgilere ulaşıldı daha sonra. Uzun bir süre psikolojik tedavi gördükten sonra sırra kadem basan doktorun hayatı ile ilgili tüm bilgiler orada bitiyordu. Ondan sonrası ile ilgili ne bir kayıt, ne bir şahit, nede bir iz vardı. Ortadan yok olmuş, sanki o şehri sonsuza dek terk etmişti. Kimse bilmiyordu her gün yanından geçerken tiksinerek baktıkları o kimsesizin, bir zamanlar hayat saçan doktor olduğunu. O şehirdeki ve hayatındaki herkesi, her şeyi kaybetse bile kopamamıştı. Her gün kaldırımlarında ucube gibi dolaşıp durduğu şehrin insanları, zamanla unutmuştu onu. O unutmamıştı oysa ne geçmişini, ne de yitirdiklerini. Her günün başlangıcında aralarında dolaşır, her gün batımında yan yana yapılmış iki mezara dökerdi gözyaşlarını. Gece usulca çökerken şehrin caddelerine, o yarına uyanmamayı dileyerek kaybolurdu karanlıkların koynunda. Bitmişti işte. Hayat bu kadar garipti işte. Biri, kendisine hayat verenin hayatını almanın ızdırabı ile acı çekerken, diğeri bahşettiği hayatın karşılığı olarak kendisini acı dolu hayatından kurtaran adama minnetle yatıyordu soğuk toprağın altında. Hayat aslında bugün kadardı ve gün bitmiş, akşam çökmüştü.

+18 Deprem Fırsatçıları

17 Ağustos depreminin ertesi günüydü. Depremin yaratmış olduğu şok dalgasının etkisiyle evlerimize giremez olmuştuk. Arabası olanlar arabada, olmayanlar sokaklara veya arsalara kurdukları çadırlarda kalıyorlardı. Annemler o yaz memlekete, amcamların yanına gitmişlerdi. Ablamda onlarla birlikte gittiğinden, evi abimle ben paylaşıyorduk. Deprem korkusundan ötürü arabada kalmayı planlamış olsak ta, abimin iş yerinden bir arkadaşı bizi kendi evlerine davet etmişti. Abime, nasıl yani, biz korkudan eve giremezken, gidip başka bir evde kalmayı mı teklif ediyorsun bana, onların depreme karşı anlaşmaları mı var, bu ne saçmalık demiştim. O da, bildiğin gibi değil, gidince anlarsın demişti. Araba da kalmak daha makul ve mantıklı gelse de, abimin ısrarına dayanamayıp düşmüştüm peşine. Gittiğimiz yeri görünce içimdeki tüm kuşkular kaybolmuştu. Tek katlı, müstakil betonarme bir evdi. O kadar sağlam yapılmıştı ki, mesleğimden ötürü bunu anlamam çok zor olmadı. Evin her köşesi ekstra kolonlarla güçlendirilmiş ve normalin çok üstünde kalın duvarlarla örülmüştü. Burası kesinlikle gönül rahatlığı ile uyuyabileceğim bir yerdi. İki gündür uykusuz ve diken üstünde olduğum için, bu gece deliksiz bir uyku çekebilirdim.

Her şey çok güzeldi ama sıra dışı bir durum da vardı ortada. Ev çok kalabalıktı. Abimin arkadaşı, eşi, küçük kızları, yenge hanımın annesi ve adamın 20-22 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim kız kardeşinin dışında, iki akraba kadın, onların çocukları ve biz vardık. Evin yalnızca iki odası vardı. Kafamdan bir hesap yaptım ve erkeklerin bir odaya, kadınlarınsa diğer odaya rahatça sığabileceklerini anladım. Ancak akşam gelen yeni bir kafile tüm bu hesap kitap olayını rafa kaldırtacak cinstendi. Kızlı erkekli, çoluk çocuklu bu grup istiap haddini aşmamızı sağlamıştı. Ben her ne kadar abime, bırak ben arabada kalayım desem de, o da, biz burada kaldığımız için arabayı bir arkadaşına verdiğini söyleyince bu hesapta ortadan kaybolmuştu. Yapacak bir şey yok gibiydi. Gecenin ilerleyen saatlerinde yatma planları yapılmaya başlamıştı. Sonraki gelen kafilenin tamamı bir aileden olduğu için odanın biri onlara tahsis edilmişti. Kalan odada ise biz kalacaktık. Misafir olduğumuz ev halkı, iki adet akrabaları ve biz. Durum git gide daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyordu. Odanın neredeyse tamamına yatak açılmıştı. Toplama kampından farkı yoktu. Bize açılan yataksa odanın en köşesindeydi ve gece eğer tuvalete gitmek istersek diğer insanların üzerinden sekerek kapıya ulaşmamız gerekecekti. Yatmadan önce tüm depoyu boşaltmak yapılacak en mantıklı eylem gibi görünüyordu. Öyle de yaptım zaten. Herkes yatağına girerken büyük bir kaos yaşanmış, herkes boş bulduğu yere yatmıştı. Duvara astıkları şarjlı florasan lambanın loş ışığında uyumaya çalışsam da, bu karmaşık denklemin içinde bir türlü göz kapaklarım birbirine yaklaşmıyordu. Duvardan tarafa abim geçmiş, bense kalabalıktan tarafta yatıyordum. Benim hemen ilerimde komşu kadının küçük oğlu, onun yanında evin küçük kızı, onun hemen ilerisinde ise adamın kız kardeşi yatıyordu. Duvara asılan lamba, bizim yakın olduğumuz duvara asıldığından, ışığı bizi es geçip odadaki diğer tüm inanları loş bir ışıkla aydınlatıyordu.

Sağa sola dönüp duran bir yığın huzursuz insanın içinde ne aradığımı düşünüp dururken, akşamdan beri her fırsatta göz göze geldiğim, her göz göze geldiğimde utangaç gülümsemelerine şahit olduğum kızın bizden tarafa dönüp, gözünü kırpmadan baktığını fark ettim. Adamın kız kardeşiydi bu. Aramızda sadece iki küçük çocuk vardı. Çok uzakta olmadığından kırpışıp duran kirpiklerinin arasından, doğrudan bana baktığını görebiliyordum. İçimden, ya yürü git kızım, bu kadar insanın arasında beni katakülleye getirme desem de, o loş ışıkta yansıyan güzelliğine bakamadan da edemiyordum. Bu bakışma yaklaşık bir saat kadar sürmüştü. Artık herkesin uyuduğundan emin olmuş olacak ki, yerinde kıpırdanmaya ve kafasını kaldırıp doğrudan bakmaya başladı. Ulen bu ne cesaret dedim kendi kendime. Odanın içinde bizi her an enseleyebilecek neredeyse bir düzine insan vardı. Bu kadarına ben asla cesaret edemezdim ki zaten, kız her doğrulup baktıkça ben daha da fazla uyuma numarası yapmaya başladım. Bizden tarafta kızın ailesinden yetişkin kimse olmadığından, iki küçük çocuğu kale almayıp, bakışlarını istediği gibi odaklayabiliyordu. Ben her ne kadar karanlık noktada kalmış olsam da, bu tarafa bakan herkesin görebileceğini bildiğimden fena halde tırsıyordum. Derken kız ilk öldürücü hamlesini yapıverdi. Bu kadarını inanın ben bırakın beklemeyi, hayal dünyamda bile canlandıramazdım. Bana yarım bir pozisyonda arkasını dönüp, üzerindeki çarşafı aşağıya doğru indirmişti. Tam bunla sınırlı kalacağını düşünürken, eliyle önce belini ve poposunu kaşımış, daha sonrada elini eşofmandan içeriyi sokup, eşofmanı poposunun yarı hizasına kadar indirmişti. O loş ışıkta pürüzsüz bir Venüs heykelini kalçalarına bakıyor gibiydim. Kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki, neredeyse kalp atışlarımdan millet deprem oluyor diye uyanacak sandım. Tüm bedenim heyecandan sarsılırken bayan adrenalin bakıp bakmadığımı kontrol etmek için ikide bir arkasına dönüp bakıyordu. Bu işin sonu hiç hayra alamet değildi ama hadi hayırlısı bakalım demekten başka çarem de yok gibi görünüyordu. Az sonra vücudumun tüm kasları gerilirken, çadırı çoktan dikmiş bulunuyordum. Abimi uyandırmamak için kıpırdamadan durmaya çalışmak çok zordu böyle bir manzara karşısında. Ben şok dalgalarıyla sarsılırken kızın ayağa kalktığını gördüm. O an kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Ulen hacı yoksa yanıma mı geliyor diye paniklerken, kız usul adımlarla kapıya doğru ilerledi.

İçimden derin bir ohhh çektim. Anlaşılan tuvalete gitmişti. Beş dakika sonra yeniden kapıdan belirdiğinde aynı heyecan dalgası tüm bedenimi kaplamıştı. Kız tüm odadakileri usulca süzüp, minik adımlarla, kimsenin üzerine basmadan ilerledi. Tam çocukları yanına gelmişti ki, yengesinin fısıldayan sesini duydum ve gözlerimi sıkıca kapattım. Çocukların üstünü örter misin diyordu. Bizim çakal ruhlu fingirdek tamam yenge dedikten sonra bombayı patlattı. Zaten sığamadık buraya, ben çocukların ayak ucuna geçiyorum dedi ve benim tam çaprazıma, çocukların ayak ucuna uzandı. Şimdi bana daha yakındı ama çapraz konumdaydık. Yaklaşık yarım saat hiç hareket etmeden durduk. Bir ayağın, nevresimlerin altından usulca yaklaştığını hissetmek zor olmadı. Bu oydu, yoklama çekiyordu kendince. Bende ayağımı usulca uzattığımda parmak uçlarımız değdi birbirine. Önce ani bir refleksle ayaklarımızı çeksek de, ardından emin bir şekilde tekrar bileşti parmaklar. Karanlık ve kalabalık bir odada ayak uçlarımız sevişiyordu çılgınca. Az sonra yatağın içinde usulca aşağıya doğru yarım metre kadar kaymıştım. Aynı hareketi o da yapmış olacak ki, uzanan ayağım neredeyse göbeğine değiyordu. Az sonra benim ayağım onun bacak arasında, onun ayağıysa benim bacak aramdaydı. Raydan çıkmış ve kontrolü kaybetmiş iki adet bacak, gecenin loş karanlığında üst seviyede tahrik unsuru oluşturuyordu. Uzanıp ayaklarını okşuyor, daha ileriye uzanabilmek için can atıyordum. Bu yaptığımız ta anlamıyla bir çılgınlık ve deli cesareti örneğiydi. Her an yakalanabilir ve karmaşanın ortasında neye uğradığımızı bile anlayamadan katledilebilirdik. Adrenalin ve testesteron hormonları birbirine karışmış, beynime pompalanan aşırı heyecan geride kalan tüm etkenleri görmezden gelmemi sağlıyordu. Daha da aşağıya kaymıştık ikimizde. Şimdi cinsel bölgelerimiz aynı hizadaydı ve ellerimizde yörüngeye girmişti. Birbirimizi delirmiş gibi okşuyor, yarı çıplak vücutlarımızı ilkel bir yöntemle tutuşturmaya çalışıyorduk. Ayak fetişisti değildim ama hemen burnumun dibinde duran küçük ve yumuşak ayakları çılgınca öpüyordum. Az sonra cinsel organımı bacak arasına sıkıştırmış, ileri geri hareket ediyordu. Ben her fırsatta içine girmeye çalıştıkça, o eliyle engel oluyordu. Bakire olduğuna emindim ve bundan dolayı buna cesaret edemiyordu anlaşılan. Sürtünmenin ve aklımı başımdan alan sıcaklığının etkisiyle bir süre sonra sarsılarak boşalmıştım. Bir süre derin derin nefes alıp anlamsız kıvranışlarla sağa sola dönüp durmuştuk. Daha sonra ikimizde bir miktar yukarı çekilip eski konumlarımıza dönsek de, gece boyunca bu ateşli girişimi defalarca hayata geçirdik. Sabaha doğru ikimizde yorgun argın uyuya kalmıştık. Uyandığımda herkes usul yavaş toparlanıyordu. Kadınlar çoktan kalkıp bahçeye kahvaltı sofrasını hazırlamıştı. Biz de giyinip bahçeye geçtik. İlk göz göze geldiğimizde ikimiz de kıpkırmızıydık. Her bakışmada heyecanla titriyorduk resmen. Masaya oturmuş sohbet ediyorduk ki, abim bana bakıp gülmeye başladı. Anlamsız bir ifadeyle neye güldüğünü anlamaya çalışıyordum. Abim, akşam ne yedin oğlum sen diyip gülmeye devam etti. Nasıl yani diyebildim sadece. Ağzının kenarlarında, hatta dişlerinin üstünde bir sürü kırmızı leke var. Her tarafına yapışmış diyip bastı kahkahayı. Akşam ne yediğimi düşünüp dururken bir taraftan da elimle ağzımı silmeye çalışıyordum. Boşuna uğraşma çıkmıyor, git yıka dediler. Koşarak banyoya girip aynaya baktığımda şok olmuştum. Ağzımın çevresinde ve dişlerimin üstünde kırmızı kırıntılar vardı. Ne olduğunu anlamam uzun sürmedi. Kızın ayak parmaklarındaki tüm ojeler dişlerimde ve dudaklarımda duruyordu. Ulan kemirdin mi kızın ayaklarını maymun iştahlı ibne diyebildim kendime sadece. Sabunla ağzımı burnumu yıkayıp bahçeye gittiğimde ilk baktığım şey, kızın terlikli çıplak ayakları oldu. Tırnaklarının üstündeki kırmızı ojeler sert bir törpüyle törpülenmiş gibi duruyordu. Dikkatimi hemen başka tarafa çevirip, bu denklemi birinin çözeceğini düşünerek tüm Yusufları salıverdim. Kahvaltı etti herkes ama ben ne yediğimi bile anlayamadım hatta lokmaları ağzıma mı, yoksa kulağıma mı soktum, onun bile farkında değildim. O gün, gün boyunca her fırsatta lavaboya koşup Elizabeth Taylor’u yad ettim. Abim akşama doğru arayıp yine oraya gideceğimizi söylediğinde, abimi ne kadar çok sevdiğimi düşünmüştüm. O akşam ayrı odalarda yatsak ta, birbirimize cep numaralarımızı vermeyi başarmıştık.

Sonraki zamanlarda ateşli ve uzun soluklu bir birliktelik yaşadık bu hatunla. Çok sonraları saçma bir tartışmanın ardından ayrılmış ve çok gariptir bir daha da hiç görüşmemiştik. Oysaki benim hayatıma bugüne dek hiçbir kadın kolay kolay bir kere uğrayıp çıkmamıştı. Hepsiyle ayrıldıktan sonra yine bir şekilde enteresan bağlar kurmuştum. Şimdi nerededir, kimledir bilmiyorum ama bugün aklıma düştü ve sizlerle paylaşmak istedim. Depremi fırsat bilen iki gençtik biz sadece. Yazının başlığına aldanıp ta, depremi gerçekten alçakça fırsatlara dönüştüren çıkarcılarla karıştırmayın bizi. Biz sadece garip bir tesadüfün meyvesini tatmış, tadı damağımızda kalarak ayrılmıştık. Pişman mıyım, değilim aga. Şimdi olsa yine yaparım ama mümkünse deprem olmasın da, başka bir sebeple aynı karmaşık logaritmanın içinde kalalım ) Esen kalın ama aşksız kalmayın.

14 Ocak 2014 Salı

Karanlığın Nihayetindeki Işık

Eski bir zamandan, belki bin yıldır gün yüzü görmemiş dehlizlerden çınlasın, bir eski zaman sesi gibi uğuldasın ruhumun koridorlarında ilahiler. Binlerce yıl önce unutulmuş bir dilde söylensin sözler. Kanarken gecenin parmak uçları, saplasınlar göğsüme ucu zehirli hançerleri. Şeytanların fısıltıları yükselsin karanlık gökyüzüne. Yıldırımlar yağarken toprağa, şifacıların asırlardır aradığı bir çiçek gibi yarıp çıkayım o toprağı. Titresin mabedi inancın, korkunun kapıları yıkılsın çığlıklarımda. Yedi kapısından, yedi zebani geçsin, yıkılmış ve unutulmuş olan kentin. Her biri bir ölüm saplasın beynime ve gömüleyim en karanlık dağların dibindeki en karanlık tünellere. Davullar çalsın semanın derinliklerinden, kandan bir nehir yutarken tüm geçmişi. Ağlasın eski mermerlere yontulmuş melek yüzleri. Kuduran denizin ortasında, eski bir kadırgadan selamlasın inancını yitirmiş yüzleri karanlığın gölgesi. İnsanlık esir düşsün haramilerin eline. Güneş sönsün yağı bitmiş bir kandil gibi. Sarsılan yerin gürültüsüne karışsın mahşer atlılarının ayak sesleri. Doğudaki karanlık şafağa karışsın batıdaki kan kızılı gurup. Tüm kitaplar aynı lanetli cümleleri yazsın ve kör olsun okuyanların gözleri. Yılanların zamanından bu yana devşirilmiş tüm döngüler zehir yeşili bir acıyla karışsın önce havaya, sonra suya, sonra toprağa. Keskin bir kılıç bölsün huzuru en saydam yerinden. Akılları donduran koyu gri bir soğuk süzülsün gündüzlerin ortasına. Dağ başlarında yanan kutsal ateşler sönsün birer ikişer. Nehirler tersine akarken, tılsımlı bir ağaca dursun meyveler. Yarılan göğün boşluğunda savrulsun ölü kuzgunların leşleri. Gün batıdan yükselirken dilenciler diyarında, ölüm koksun tüm yediverenler. Son günün sızlayan şafağına uyanırken titreyen ruhlar, kurşun kadar ağır bir sessizlik çöksün evrenin her zerresine. Ellerinde ağlayan bez bebekleri ile terk etsinler çocuklar köyleri ve şehirleri. Eski bir cinayetin kanı dökülsün ağlamayı unutan riyakar gözlerden. Zulmün sunağından havalanan yedi başlı kargalar, sülfür tadında tohumlar saçsın göğün en yükseğine. Umudun son kalesi yıkılırken, paslı bir bıçakla keser gibi kesilsin tüm nefesler. Dünya dursun ve kadim bir karanlığa gömülsün tüm renkler. Zaman boyun eğsin bilinmeze. Unutulmaması gerekenler unutulsun ve olmayan bir zamanda son nefesini versin son insan. Yedi ölümsüz yaşam boyu sussun kainat. Küller soğusun ve unutulsun tüm sesler.

Sonsuz bir boşlukta, zamansız bir hayatta, yörüngesiz bir şekilde sürüklenirken zamanın başlangıcından bu yana var olan tüm yanılsamalar, hiçbir kulağın duyamayacağı kadar, hiçbir aklın idrak edemeyeceği kadar küçük bir ses duyulsun küllerin altından. Tüm kainatta yankılanırken bu ses kırıntısı, savrulduğu boşlukta yeniden duruversin zaman. Paslı ve ağır bir kapı gibi gıcırdayarak açılsın karanlığın kan kırmızısı gözü. Toprağı yarıp çıkarken cılız bir filiz, doğudan usulca, kendi külleri arasından yükselsin güneş. Kötülüğün gözleri kamaşırken bir çığlık yankılansın evrenin sonsuzluğunda. Bin yıldır uyuyanlar uyansın, uzun bir uykudan kalkar gibi. Dağların koyuklarından binlerce nehir fışkırsın. Korkuyla kaçışırken cehennemin bekçileri, bir rüzgar silip götürsün havaya karışan ağır zehri. Dünya sarsılarak dönmeye başlasın yeniden. Yeşil yeniden yeşil olsun ve ak kanatlı kuşlar görünsün güneyden. Denizin rengi siyahtan maviye çalarken, beyaz yelkenleri rüzgarda çırpınan bir yelkenli yarsın dalgaları. İlahiler yükselsin dağ başlarından. Beyaz yeleli atlar rüzgarı kovalarcasına koşsun sonsuz çayırlarda. El ele tutuşmuş güzel yüzlü çocuklar girsin yıkılan şehirlerin kapısından ilk. İçinde umut olan, içinde inanmışlık olan şarkılar söylesin, saçlarına çiçeklerden taç yapmış kadınlar. Yedi şehrin süvarisi, ellerinde ak sancaklarla çıksın ufuktan. Ak sakallı ihtiyarlar, titreyen elleri ile göstersin şafağı. Doğudan yükselen bir ışık yarıp geçerken bulutları, diz çöksün tüm insanlık. Kanatları zümrüt rengi bir anka kuşunun üstünde görünsün merhametin yüzü. Usulca ayak bassın toprağa. Kollarını açıp iki yana, Tanrı’nın bile daha önce duymadığı bir dua ile söylesin kelimelerini. Usulca toprağa soksun ellerini ve bin yıldır küller altında kalan ellerimden tutsun beni. Parmak uçları değdiğinde tenime, gözlerim aralansın daldığı karanlıklardan. Ecel yorgunluğundaki rüya sona ersine ve çıkarsın beni toprağın altından. Aydınlığıyla kamaşan gözlerim yansın ilk önce. Belli belirsiz silüetler uçuşurken gözbebeklerimde, ilk nefesimi alayım. Ciğerlerime dolarken hayat, ilk onun yüzünü göreyim. Dokunurken dudakları dudaklarıma, ruhuma dolan nefesini hissedeyim. Tüm insanlığın bildiği bir dille söylesin adımı. Tüm dinlerde kutsanırken ikimizin unutulan isimleri, ipek kadar yumuşak bir yağmur insin yeryüzüne. Yüreğime hayat saçan sesin duyulsun dudaklarının arasından. El ele tutalım ve birlikte uyanalım bu rüyadan. Gözlerimi açtığımda sen yanı başımda ol. Sonra ben senin yokluğunda hep aynı kabusu ve varlığında hep aynı ilahi rüyayı göreceğimi bilerek doğrulayım yatağımdan. Sevgin kalbime bir mühür gibi düşerken, okşayayım cennet kokan saçlarını. Ruhuma kıyamet kadar büyük korkular düşüren yokluğundan korkarak ve dünyamı cennete çeviren varlığından hayat
bularak uzanayım yanına. Bileyim ki sen varsan hayat var ve senle doğar güneşim. Sen yoksan eğer ben hayatı neyleyeyim?

11 Ocak 2014 Cumartesi

Gökten Üç Elma Düştü, Üçü de Kaldırıma Düştü...

Gökten üç elma düşmedi hiç bizim hayatımıza. Üç elmadan yalnızca biri de düşmedi. Bizim gökyüzümüz koyu griydi hep. Hüzün kokardı, nemliydi ve boğucuydu. Bazen yıldızlar kaysa da, bazen uçurtmalar sunsak ta cömertçe, rengarenk, kerevetine eremedik hiç kırmızı bir elmanın. Ateşinde ısındık tabiatın, toprağında uyuduk yıldızlı gecelerde ve havasını soluduk en kükürtlü sonbahar ikindilerinde. Gün oldu kurbanlar sunduk toprağı kızıla boyarcasına, gün oldu ellerimizi kaldırıp boşluğa dualar ettik teslim olurcasına. Gazeteden yapılan ve hamurla yapıştırılan kese kağıtlarında gördük biz elmaları yalnızca. Baba kokan kimi zaman, çoğu zaman kışı hatırlatan kırmızı elmalar. Bazen soğuk bir kış gecesinde, coğrafyamıza Pluton kadar yabancı masallarda yerdi o elmayı güzel bir kız, hain bir cadının elinden. Kız ölür, biz yutkunurduk elmanın yokluğuna. Sobanın borusuna yapıştırılan ekmeğin kokusu yayılırken odanın her köşesine, merhameti çiçekli bir yorganın sıcağında bulurduk. Hayat, kışın donan musluklar gibiydi ve hayallerimiz musluğa dökülen bir çaydanlık dolusu sıcak su gibiydi. Musluğu açan ama kendisi donan bir çaydanlık dolusu su gibi. Gökten üç elma düşmedi hiç bizim hayatımıza. Mutlu sonla bitmedi bizim masallarımız. Masal renginde izdüşümler yansımadı gözbebeklerimizden. Bizim hikayemiz olurdu yalnızca. Kahramanları hayatın kendisi kadar gerçek, gerçekleri kahramanları gibi ağır yaralı hikayeler.


Bizim sevdiğimiz tüm kızlar evlenirdi başkalarıyla. Gelmeyecek mutlulukları beklerdik karanlık köşe başlarında. Bazen bir sigaraya sığdırılırdı dostluklar, bazen de mecburiyetlerin boğuculuğuna. Hiçbir otobüse yetişemezdik. Yetişsek de binemezdik, cebimizdeki para yetmezdi gideceğimiz yere. Hayat
bize güzel değildi her daim. Bir arabamız olmadı mesela, doyasıya harcayacağımız paraları saklayan deri cüzdanlarımız da. Bir tek biz olduk, aynada hep hüzünle gülümseyen ve kendini aynada her gördüğünde utanarak, sıkılarak üstünü başını düzelten. Yıllar yılları kovalarken unuttuk elmalı masalları. Kandırıldık bıkıp usanmadan. Kandırıldığımızı her anladığımızda hızla uzaklaştık bizi kandıracak başka yalanlara. Her yalan, bir öncekinin antibiyotiği gibiydi. Zamanla bağışıklık kazandı ruhumuz kandırılışlara. Öyle bir vakit geldi ki, doğrulardan kaçıp sığındık kirli yalanlara. Suratımıza tokat gibi çarpan her gerçeğe inat, çocukluğumuza inip beklemeye koyulduk gökten düşecek elmaları. Elmalar hiç düşmedi, biz hiç eremedik kerevetine. Yine de bekledik inatla. Bazen dalları salkım saçak meyve dolu elma ağaçlarının altında bile, bir el uzatma mesafesindeki elmaları hiçe sayarak bekledik o elmaları. Hiç düşmeyeceklerini bile bile.


Masalların gerçek olmadığını anladığımızda çoktan büyümüştük ve ilgimizi çekmiyordu artık elmalar. Prensesin yemesi de umurumuz da değildi açıkçası. İki sokak aşağıda özel bir hastane vardı. Cadı elmayı yedirse bile, acilde midesini yıkayarak kurtarabilirdik prensesi. Yedi cüceler de artık bir araya gelemezdi. Çete kurmak ve suç örgütü oluşturmaktan içeri alınabilirlerdi. Kötü cadı elmaları zehirlemiyordu artık. Onun yerine kendisi yiyordu, zira çok pahalıydı hayat. Üstelik Ergenekon’dan içeri alınma ihtimali söz konusuydu prensin. Kral, seçimlerin kaygısında sloganlaşıyordu. Peri kızları gelemezdi ki geceleri başucumuza. Maazallah sokaklar tekin değildi. Kanatlarını koparır, hatta tecavüz edebilirlerdi. Kapkaççılar sokakları teslim aldığından beri gelmiyordu iyilik dağıtan melekler. Noel baba İspark alanları dışında arabasını bırakacak yer bulamıyordu. Ak sakallı dede irtica suçundan yargılanıp içeri atılmıştı. Pinokyo çin pazarına düşmüştü. Heidi bile izdivaç programlarına çıkmıştı Peter’i bulabilmek için. Polyanna geçirdiği ruhsal bunalımın ardından Bakırköy Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi’ne yatırılmıştı. Kurşun askerlerin bir kısmı tasfiye edilmiş, kalan kısmı da Silivri’ye gönderilmişti. Develer tellallık yapma alışkanlığını bırakmadığı için telekulak suçlamasıyla içeri alınmıştı. Pirelerse berberlikten para kazanamadıklarını ileri sürerek dış ticaret işine girmişlerdi. Bir varmış, bir yokmuş olmuştu her şey gerçekten. Derken bir gün gazetelerin üçüncü sayfasından okuduk acı haberi. Gökten üç elma düşmüştü. Kimsenin başına değil, sokak ortasına. Kimse itibar etmemişti hormonludur diye. Kerevetini ise bir belediye otobüsü ezmişti. Masum ve kirlenmemiş zamanlarda, sessiz gecelerde umutla beklenen elmalar, kirli bir zamanda umarsız dünyalara düşüvermişti apansız ve amansız. O zamanları bilenler hamur yaptık küçük tabaklarda. Gazetenin üçüncü sayfasından kesekağıdı yapıp olay yerine koştuk. Her birimiz birer küçük parça koyup içine çocukluğumuza koştuk delicesine. Mahallelerimizde yükselen dev binaların gölgesinde kalan son ağaçların altına gömdük onları itina ile. Elmalar öldü ve biz büyüdük. Hiç başlamadan bitti masallarımız da.

10 Ocak 2014 Cuma

Mümkün mü?

Bu sabah aynaya bakarken, yüzümdeki çizgilerin ne kadar belirgin olduğunu fark ettim. Saçlarım iyiden iyiye seyrelmiş, gözaltlarımda artık genç olmadığımı kanıtlayan kırışıklıklar oturuyordu. Oracıkta, aynanın başında sorguladım otuz üç yılımı. Beni vaktinden önce eskiten otuz üç yılı, ya da 396 ayı, ya da 12.045 günü, ya da 289.080 saati, ya da 17.344.800 dakikayı. Ne kadarını ben olarak yaşamıştım? Ne kadarında kendimden vazgeçmiş, ne kadarında başkaları için eskitmiştim geçen yıllarımı? Hani hep deriz ya daha yapacak onca şey varken diye, ne kadarını yapmış, ne kadarını ertelemiş, ne kadarına hiç cesaret bile edememiştim? Geriye ne kadar kalmıştı? Geriye elimde ne kalmıştı? Yitirdiklerim mi fazlaydı, hiç bulamadıklarım mı, yoksa elimde kalanlar mı? Musluğu kapattım ve elimdeki diş fırçasını usulca yere bıraktım. Ellerimi yukarı kaldırdım ve teslim oldum zamana. Sen kazandın dedim, bu sefer de sen kazandın. Üşenmeden gittim fotoğraf albümlerini çıkardım sonra. Sabahın köründe evin ortasına saçılmış onlarca albümden, yüzlerce fotoğrafı sıraladım yatağın üstüne. Kendi hayatımın resimli kronolojisi duruyordu önümde. Yıllar ilerledikçe ne kadar değiştiğimi, ben değişirken çevremdekilerin de değiştiğini, bazılarının artık fotoğraflara giremediğini ve hayata veda edip aramızdan ayrıldığını fark ettim. Ne çok şey kaybetmiş, ne tebessümler eskitmiş, ne çok dost yüzü geride bırakmıştım. Bana ait olan ilk fotoğrafa baktım. Yalnızdım… Bir koltuğun üzerine yatırılmış minnacık bir bebek, yalnız ve ağlamaklı. Sonra en son çekildiğim fotoğrafıma baktım. Yine yalnız, yine bir koltuğun üzerinde ve ilkine nazaran daha ağlamaklıydım. Değişen sadece görüntüm müydü? Görüntümle birlikte değişirken neleri değiştirebilmiştim dünyada? Benden sonra gelecek insanlar için ne bırakmıştım geride? Kaç yaralı kalbe atmıştım imzamı, kırık dökük anıların nihayetinde? Kaç ayrılığın acısı vardı bu yürekte ve kaç kez el salladı gidenlerin ardından bu eller? Gelenlerden kalanlar neredeydi ve neden geri dönmemişti gidenlerin yanlarında götürdükleri? Masumiyetimin ne kadarını yaşatabilmiştim? Hayat onca hızıyla akıp giderken parmak aralarımdan, ben neredeydim? Her şey otuz üç yılın nihayetinde, puslu bir banyo aynasının karşısından mı merhaba diyecekti bana? Daha ne kadar devam edecektim kendimi kandırmaya, daha ne kadar devam edeceğim? Yalanlardan örülü saçlarını savurarak aklımı başımdan alırken aşk, ben geçen günlerimin, yitirilen yıllarımın hesabını kimden soracağım? Yaşanmış ve bitmişti ömrümün belki de en güzel yılları. Belki de tamamı bitmişti ömrümün, yarına garantisi olmayan bir yaşamda. Ellerimi ceplerime soktum ve ne varsa çıkardım. Birkaç bozuk para, biraz nakit, yatırılmamış doğal gaz faturası ve yarısı kırılmış bir kibrit çöpü. Parmaklarımın arasında tutarken kibrit çöpünü, hayatın bana; “Kısa çöpü çektin işte, sen kaybettin” dediğini duyar gibi oldum.

Ortalığı toplamadan attım kendimi sokağa. Hayat her zamanki gibiydi. Bulduğum ilk kahveye girdim ve bir çay söyledim kendime. Poşetinden çıkardım fırından aldığım simidi. Kendimi öğrencilik yıllarına ışınladım adeta. Tahta zeminli bir kahvehanenin zift ve talaş kokusu eşliğinde, bir bardak çayın ve bir simidin dostluğunu hissettim onca yılın ardından. Gözlerim eski baharlardan düşen yapraklar gibi savrularak aradı etrafında yitirilmiş dostlukları, mesafelere boyun eğmiş arkadaşlıkları. Yoktular… Belki bir daha da olmayacaklardı. Hayat bir simit ve bir bardak çayla hatırlatabildiyse onları, bir sigaranın dumanında da buluşturabilirdi yine belki. Kim bilebilir ki… Masanın üstünde duran yaz boz kağıdını aldım ve karalamaya başladım. Şu an nerede olmak, kiminle olmak, ne yapmak isterdin diye de bir başlık attım. Dakikalar geçmesine rağmen tek kelime yazamadım. Şu anda yanında olmak, ya da yanımda olmasını istediğim o kadar çok özlenmiş insan vardı ki, hangisini yazabilirdim en başa? Hepsini, belki hiçbirini… Şu anda olmak istediğim yerle yaşadığım yer arasında ne fark vardı ki, içinde orayı yaşanılır yapacak insanlar olmadıkça. Şaşırdım sonra korktum. Onca güzel insan geçmesine rağmen hayatımdan, hiçbirinin şu anda yanımda olmamasına üzüldüm. Neydi onları benden uzağa iten neden? Neydi böyle bir başıma kalakalmamın ardında yatan gerçek? Oysa her daim masum düşler düşmüştü hayatın tuvaline bu pencereden. Her daim sevmeye adanmış bir yürekti şu anda çarparken sıkıştığını hissettiğim. Yanlışı nerede yapmıştım ya da bizzat ben miydim kendisi yanlışın? Oysa daha yapacak onca şey yoktu işte şimdi. Yapacak hiçbir şey yoktu. Yaşanmış, bitmiş, ertelenmiş ve yıpranmış bir ömrü sorgulamanın bir mantığı yoktu. Derin bir nefes aldım ve camdan dışarıya baktım. Küçük bir çocuk çantasını sırtlanmış, telaşla okula koşuyordu. Bir esnaf dükkanının önünü süpürüyordu aceleci tavırlarla. Minibüsler tıklım tıklım doluydu ve gülümsüyordu bazı yüzler inatla. Hayat devam ediyordu etmesine ama bende o hayatı yaşamak için ne kadar heves, ne kadar azim kalmıştı? Her köşe başında ne için, kimin için diye sormaya devam mı edecektim kendime, yoksa her zaman yaşamak için bir sebep vardır sen yeter ki gör diyerek sarılacak mıydım yaşama dört elle? Hayat zor be abi (mi ?)


Sokaktan geçen ilk güzel kızın elinden tutup, yaşamı dolu dolu yaşamak için daha ne kadar bekleyeceğiz demek istedim. Sonra onu da yanıma alıp arabama binmek ve şehirden uzaklaşmak istedim. Bir yol kenarında arabayı kenara çekip sevişmek istedim o hiç tanımadığım kızla. Saatlerce üstelik… Sorgulamadan, sormadan ve utanmadan… Arabayı bırakıp yürümek istedim sonra. Dağ yeşilinde bir hayatın içinde kaybolmak… Geceleri ateş yakmak ve ısınmak etrafında… Belki bir şişe şaraba bir hayatı yamamak ve kızıl halelerinde gecenin sarhoş olmak… Şeytan utancından gözlerini kapatana kadar sevişmek, dudaklarımız kanayıncaya… Yürümek sonra, yönü belli olmayan bir coğrafyada, nereye gideceğini sorgulamadan, ayaklarımız kanayıncaya… Ağlamak belki bir kuzey rüzgarının hoyrat şarkısında. Çatlayan dudaklarımızı tenimizle tedavi etmek… Gün akşama her vardığında ölmek gecenin koynunda ve her gün doğumunda yeniden doğmak yaşamın rahminden… Fütursuz ve cesur nehirlerde yıkamak yalnızlığın kirini… Eski köylerden geçmek, kadim yollardan… Her dağın arkasında yeni bir masala kahraman olmak… Yedi başlı canavarlara, alev saçan ejderhalara ve kötü cadılara savaş açmak… Utanmak bazen bir kardelenin yaprağından, bazen bir gülün dikenine sarılmak… Toprağa karışıncaya dek çıplak ayakla toprağa basmak… Denizin tuzunu öpmek dudaklarında, saçlarında yağmuru koklamak… Düşen her kar tanesine selam vermek bıkmadan, usanmadan… Geçtiğin yollardan bir daha geçmemek…. Çocuklar getirmek dünyaya baharın bereketinde, onlara isimler koymak… Erkek olanlara dağ, kız olanlara yıldız isimleri… Eski ve fakir bir coğrafyada, birlikte sorgulamadan ve sorgulanmadan geçen koca bir ömrün nihayetinde, belki bir toprak damın üzerinde, yaşlanmış yüzüne sevgiyle ve gülümseyerek bakması diğerinin… İyi ki vardın bu yolda yanımda demesi… Bilmesi o gözlerdeki yıldızın kaydığı gün, kendi yıldızının da kayacağını… Bilmek, hayatın aslında sadece topraktan, sudan ve yürümekten ibaret olduğunu… Kimilerinin bir elin sıcaklığında, kimilerinin itilerek, kimilerininse elleri ceplerinde yürüdüğünü bilmek bu uzun yolu… Başlangıçtan beri sonun hep var olduğunu bilerek, korkmadan sarılmak yanındakine… Belki birlikte doğmamak ama birlikte ölebilmek… Mümkün mü?