ERKETECİLER

13 Mayıs 2012 Pazar

Karanlığın Nihayetindeki Işık...


(Okurken dinlemenizi tavsiye ederim http://fizy.com/#s/3sny7c )


Eski bir zamandan, belki bin yıldır gün yüzü görmemiş dehlizlerden çınlasın, bir eski zaman sesi gibi uğuldasın ruhumun koridorlarında ilahiler. Binlerce yıl önce unutulmuş bir dilde söylensin sözler. Kanarken gecenin parmak uçları, saplasınlar göğsüme ucu zehirli hançerleri. Şeytanların fısıltıları yükselsin karanlık gökyüzüne. Yıldırımlar yağarken toprağa, şifacıların asırlardır aradığı bir çiçek gibi yarıp çıkayım o toprağı. Titresin mabedi inancın, korkunun kapıları yıkılsın çığlıklarımda. Yedi kapısından, yedi zebani geçsin, yıkılmış ve unutulmuş olan kentin. Her biri bir ölüm saplasın beynime ve gömüleyim en karanlık dağların dibindeki en karanlık tünellere. Davullar çalsın semanın derinliklerinden, kandan bir nehir yutarken tüm geçmişi. Ağlasın eski mermerlere yontulmuş melek yüzleri. Kuduran denizin ortasında, eski bir kadırgadan selamlasın inancını yitirmiş yüzleri karanlığın gölgesi. İnsanlık esir düşsün haramilerin eline. Güneş sönsün yağı bitmiş bir kandil gibi. Sarsılan yerin gürültüsüne karışsın mahşer atlılarının ayak sesleri. Doğudaki karanlık şafağa karışsın batıdaki kan kızılı gurup. Tüm kitaplar aynı lanetli cümleleri yazsın ve kör olsun okuyanların gözleri. Yılanların zamanından bu yana devşirilmiş tüm döngüler zehir yeşili bir acıyla karışsın önce havaya, sonra suya, sonra toprağa. Keskin bir kılıç bölsün huzuru en saydam yerinden. Akılları donduran koyu gri bir soğuk süzülsün gündüzlerin ortasına. Dağ başlarında yanan kutsal ateşler sönsün birer ikişer. Nehirler tersine akarken, tılsımlı bir ağaca dursun meyveler. Yarılan göğün boşluğunda savrulsun ölü kuzgunların leşleri. Gün batıdan yükselirken dilenciler diyarında, ölüm koksun tüm yediverenler. Son günün sızlayan şafağına uyanırken titreyen ruhlar, kurşun kadar ağır bir sessizlik çöksün evrenin her zerresine. Ellerinde ağlayan bez bebekleri ile terk etsinler çocuklar köyleri ve şehirleri. Eski bir cinayetin kanı dökülsün ağlamayı unutan riyakar gözlerden. Zulmün sunağından havalanan yedi başlı kargalar, sülfür tadında tohumlar saçsın göğün en yükseğine. Umudun son kalesi yıkılırken, paslı bir bıçakla keser gibi kesilsin tüm nefesler. Dünya dursun ve kadim bir karanlığa gömülsün tüm renkler. Zaman boyun eğsin bilinmeze. Unutulmaması gerekenler unutulsun ve olmayan bir zamanda son nefesini versin son insan. Yedi ölümsüz yaşam boyu sussun kainat. Küller soğusun ve unutulsun tüm sesler.

Sonsuz bir boşlukta, zamansız bir hayatta, yörüngesiz bir şekilde sürüklenirken zamanın başlangıcından bu yana var olan tüm yanılsamalar, hiçbir kulağın duyamayacağı kadar, hiçbir aklın idrak edemeyeceği kadar küçük bir ses duyulsun küllerin altından. Tüm kainatta yankılanırken bu ses kırıntısı, savrulduğu boşlukta yeniden duruversin zaman. Paslı ve ağır bir kapı gibi gıcırdayarak açılsın karanlığın kan kırmızısı gözü. Toprağı yarıp çıkarken cılız bir filiz, doğudan usulca, kendi külleri arasından yükselsin güneş. Kötülüğün gözleri kamaşırken bir çığlık yankılansın evrenin sonsuzluğunda. Bin yıldır uyuyanlar uyansın, uzun bir uykudan kalkar gibi. Dağların koyuklarından binlerce nehir fışkırsın. Korkuyla kaçışırken cehennemin bekçileri, bir rüzgar silip götürsün havaya karışan ağır zehri. Dünya sarsılarak dönmeye başlasın yeniden. Yeşil yeniden yeşil olsun ve ak kanatlı kuşlar görünsün güneyden. Denizin rengi siyahtan maviye çalarken, beyaz yelkenleri rüzgarda çırpınan bir yelkenli yarsın dalgaları. İlahiler yükselsin dağ başlarından. Beyaz yeleli atlar rüzgarı kovalarcasına koşsun sonsuz çayırlarda. El ele tutuşmuş güzel yüzlü çocuklar girsin yıkılan şehirlerin kapısından ilk. İçinde umut olan, içinde inanmışlık olan şarkılar söylesin, saçlarına çiçeklerden taç yapmış kadınlar. Yedi şehrin süvarisi, ellerinde ak sancaklarla çıksın ufuktan. Ak sakallı ihtiyarlar, titreyen elleri ile göstersin şafağı. Doğudan yükselen bir ışık yarıp geçerken bulutları, diz çöksün tüm insanlık. Kanatları zümrüt rengi bir anka kuşunun üstünde görünsün merhametin yüzü. Usulca ayak bassın toprağa. Kollarını açıp iki yana, Tanrı’nın bile daha önce duymadığı bir dua ile söylesin kelimelerini. Usulca toprağa soksun ellerini ve bin yıldır küller altında kalan ellerimden tutsun beni. Parmak uçları değdiğinde tenime, gözlerim aralansın daldığı karanlıklardan. Ecel yorgunluğundaki rüya sona ersine ve çıkarsın beni toprağın altından. Aydınlığıyla kamaşan gözlerim yansın ilk önce. Belli belirsiz silüetler uçuşurken gözbebeklerimde, ilk nefesimi alayım. Ciğerlerime dolarken hayat, ilk onun yüzünü göreyim. Dokunurken dudakları dudaklarıma, ruhuma dolan nefesini hissedeyim. Tüm insanlığın bildiği bir dille söylesin adımı. Tüm dinlerde kutsanırken ikimizin unutulan isimleri, ipek kadar yumuşak bir yağmur insin yeryüzüne. Yüreğime hayat saçan sesin duyulsun dudaklarının arasından. El ele tutalım ve birlikte uyanalım bu rüyadan.

Gözlerimi açtığımda sen yanı başımda ol. Sonra ben senin yokluğunda hep aynı kabusu ve varlığında hep aynı ilahi rüyayı göreceğimi bilerek doğrulayım yatağımdan. Sevgin kalbime bir mühür gibi düşerken, okşayayım cennet kokan saçlarını. Ruhuma kıyamet kadar büyük korkular düşüren yokluğundan korkarak ve dünyamı cennete çeviren varlığından hayat bularak uzanayım yanına. Bileyim ki sen varsan hayat var ve senle doğar güneşim. Sen yoksan eğer ben hayatı neyleyeyim?

26 Mart 2012 Pazartesi

Hayalet Sevgilim...


Hayal et sevgilim… Önce seni hayal et, ben’in yanında. Sıkı sıkıya tutmuşsun ellerimi. Denize karşı durmuşuz. Senin saçlarını havalandırıyor esen rüzgar. Tek kelime etmiyoruz. Sanki asırlardır oradaymışçasına aşina, az önce gelmiş gibi tedirginiz ikimizde. Gözlerimizi kapattığımızı hayal et sevgilim… Yaşanan onca geçmişe, iz bırakan acılara, tadı damağımızda mutluluklara ara verdiğimizi, sadece boşluğun uğultusunda savrulan kırık dökük düşlerimizi birbirimizin yüreğine yansıtamadığımızı hayal et. Et ki ne kadar yabancı olduğumuzu anlayalım yan yana iken bile. Kendimizi adadığımız bütünün bir parçası olamadığımızı görelim hayal et ki. Dudaklarımızdan dökülen her kelimenin aslında bir hayalden ibaret olduğunu söyle içinden kendine. Benim duyduğumu fark et sonra. Başımı usulca salladığımı gör, haklısın dercesine. Aramızda yükselen duvarların, etrafımızı saran duvarlardan çok daha yüksek ve soğuk olduğunu fark et. Aslında birbirini hiç tanımamış, görmemiş, hissetmemiş olduğumuzu anla. Anla ki, neden onca geceler sana rağmen donarcasına üşüdüğümü bil. Sonra ağlarız belki bir bilinmeze. Belki teselli de ederiz birbirimize dokunmadan. Hayal et sevgilim… Eski aşklarını, karanfil kokan rüyalarını, seni bana getiremeyen yolları hayal et. Et ki neden el ele tutuşmuş iki uzak insan olduğumuzu daha iyi görebilesin.


Hayal et sevgilim… Çatı katında bir evimiz olduğunu, kendi ellerimizle boyadığımızı hayal et duvarlarını. Her köşesine sevgimizden yansıyan minik inci taneleri bıraktığımızı hayal et. Kışın üşütmeyen, yazın bunaltmayan, akşamları huzuruna koşarak geldiğimiz bir evimiz olsun. Denizi görsün mesela salonun penceresi. Akşamları geçen gemilerin ışıklarına bakalım el ele tutuşup. Şöminenin karşısında yudumlarken şaraplarımızı, ikimiz de bir diğerimizin en büyük şansı olduğunu bilerek gülümseyelim. Umurumuzda olmasın kar yanığı mazi. Birbirimize sarılarak uyuyalım. Sabahları uyandığımızda, ilk uyananın diğerinin yüzüne hayranlıkla baktığını görerek başlayalım güne. Kahvaltıyı birlikte hazırlayalım. Bazı günler gitarımı alıp elime şarkılar söyleyeyim sana. Kısık bir ses tonuyla eşlik et nakaratlarıma. Et ki, hayatın her nakaratını birlikte söyleyerek geçelim yılların aynasından. Pazar günlerimiz olsun. Dışarı çıkmadığımız zamanlarda dizlerimize örteceğimiz bir battaniyemiz, okunası kitaplarımız, izlenesi filmlerimiz olsun. İrili ufaklı mumlarımız olsun her köşede. Yorgun akşamlarda yakıp, halelerinde aşkı yeniden tattığımız, şehvetimizle kendi ateşinden utanan mumlarımız olsun. Her güne farklı heyecanlar katan minik sürprizlerimiz olsun. Hayal et sevgilim… Et ki durduğumuz yerle, hayalini kurduğumuz hayat arasında ne kadar uzak bir mesafede durduğumuz görebilelim. Uyanalım diken üstü uykulardan. Kendi hayallerimizi, kendi korkaklığımızla derin kuyulara hapsettiğimizi anlayabilelim.
Hayal et sevgilim… Bırak geleceği, eskileri hayal et. Benden önceki hayatını düşün. Benden önce seni nelerin mutlu ettiğini, nelerin kızdırdığını, nelerin öfkeden çılgına çevirdiğini hayal et. Yan yana diz tüm yaşanmışlarını. Sonra beni koy yanına o yaşanmışların. Yüreğinin terazisinde tart ikimizi. Hiç giremediğim dünyana neler kattığımı söylesin sana o terazi. Hiçlerin hafifliğine şaşır sonra, keşkelerin saydamlığına ve acabaların yanılgısına. Teraziden aşağı at sonra resmimi. Yere dağılan cam parçalarına basarak geç usulca. O cam parçalarının bile canını yakamadığını anla. Anla ki aslında canını yakacak kadar bile yakınına sokulamadığımı görebilesin. Şehrin iki kıyısında, gecenin derinlerinde yeşerttiğimiz düşleri, kendi kör pencerelerimizden karanlıklara atışımızı gör. Yazık edilen zamanlara, boşa harcanan umutlara üzül. Üzül ki yüreğine düşsün yokluğun merhametsiz acısı. Zira bu acıdır bizi muammalarımızdan alıkoyan zehir. Hayal et sevgilim… Birbirimizi kandırarak geçirdiğimiz onca zamanın aslında yorgun bir gecenin nihayetinde daldığımız keskin bir uykudan ibaret olduğunu  gör… Adına güven denilen korku panayırının ışıklarının nasıl hızla söndüğünü fark et. Et ki bana olan güvensizliğinin nelere mal olduğunu söylesin sana eski şarkılar. Sonra korkularımla bir başıma bırak beni. Perdesini her açtığımda, içeri giren ışığın sıcaklığına aldandığım ve her seferinde yanıldığım pencereme bir kilit de sen vur. Vur ki bu son olsun. Bir daha yüzüm olmasın aydınlığa. Yenilmişliğimi kabul edeyim. Bu kez çıkacağımı sandığım karanlıklarıma döneyim titreyen adımlarla. Bulaştığım her hayatta hayalet bir sevgiliden öteye gidemediğimi göreyim bir kez daha. Hiçbir zaman biz olamayan ikimizin belki de asla biz olamayacağını hayal et hayalet sevgilim… Et ki hayalet sevgilin hayallerden yastığına rahat koysun başını. Yalanlarına sarılıp uyumaya çalışsın korku yatağında. Bir hikayenin daha kapağını kapatıp kaldırsın tozlu raflara.

Hayal et sevgilim. Küfretme, sabretme, merak etme, hele sen sen ol sakın dert etme. Sadece hayal et… Et ki öleyim bir milyonuncu defa…

4 Mart 2012 Pazar

Kötülük Hikayeleri Vol.3 - Yalancı Bahar


Adı Bahar'dı... Mevsimlerden İlkbahardı. Adım atmakta zorlanıyordu. Heyecandan titreyen dizlerinin kendisini daha fazla taşıyamayacağını düşünerek duvara yaslandı ve derin bir nefes aldı. Kaldırımda yürüyen insanlara baktı. İçindeki duygu karmaşasını dindirmeye çalıştı. Omzundan dökülen saçlarını eliyle geriye attı ve tekrar başladı yürümeye. İçi kıpır kıpırdı. Usul adımlarla geçtiği vitrinin camından baktı kendi yansımasına. Çok güzel görünüyordu. En güzel elbiselerini giyinmiş, kusursuz bir makyajla güzelliğini pekiştirmişti. Bu onun ilk deneyimi olacaktı. Buna hazır mıydı, değil miydi bir türlü emin değildi ama bu ana kadar yaşananlar ve verdiği sözler onu buraya kadar getirmişti. Geri dönmek ve vazgeçmek için hala bir şansı olmasına rağmen, içindeki depreşmiş dürtü buna engel oluyordu. İnternetten tanıştığı biri vardı. Yaklaşık altı aydır yazışıyorlardı. O kadar iyi anlaşıyorlar, birbirlerini o kadar iyi tamamlıyorlardı ki, kız bu kez hayatının adamını bulduğuna adı kadar emindi. Yazışmalar bir süre sonra telefon görüşmelerine, kameralı sohbetlere kadar varmıştı. Gençliğin vermiş olduğu ateş ve bastırılmış tutkular ön palana çıkmaya başlamıştı. Buluşacakları anın hayalini kurarken, yaşadıkları arzu fırtınası başlarını döndürüyordu. Düğünlerini nerede yapacaklarını, nerede oturacaklarını, evlilik hayatlarını, evlerinin dekorunu ve hatta çocuklarının isimlerini bile düşünmüşlerdi. Oğlan kendisiyle o kadar ilgili, o kadar sevgi doluydu ki, kızın küçük dünyasında kocaman bir kahramana dönüşmüştü. Kızın tüm utancına ve tereddütlerine rağmen kameralı görüşmelerde birbirlerinin mahrem dünyalarını karşılarındakine açmışlardı. Bu olay bir süre sonra alışkanlığa dönüşmüş, neredeyse her görüşmelerinde soyunup, kameradan da olsa tatmin oluyorlardı. Her seferinde, buluştuklarında bu ateşin doruğa çıkacağını birbirlerine yineliyorlar ve belki de sonradan pişman olacakları bir yığın sözler veriyorlardı. Ve şimdi işte o buluşma günü gelip çatmıştı. Kız günler öncesinden hazırlık yapmaya başlamıştı. O gün ne giyeceğini ayarlamış, saçını nasıl yapacağını, içine ne giyeceğini düşünüp kararlaştırmıştı. Her şey çok güzel olacaktı. Onu öylesine benimsemiş, o kadar sevmişti ki, görür görmez kollarına atlayacak ve bir ömür,  o kolların arasında kalabilmek için Tanrıya dualar edecekti. Yaşadığı birkaç kırık dökük ve silik ilişkinin ardından gerçek aşkını bulmuştu. İçi içine sığmıyordu. Tekrar derin bir nefes aldı ve adımlarını sıklaştırdı. Bir an önce varmak istiyordu. Çocuğun ailesi şehir dışına çıkmıştı evde yalnızdı. Kız da ailesinden arkadaşında kalabilmek için izin almıştı. Bu akşam onların akşamı olacaktı. Özlemle, hasretle beklenen o gün gelmişti işte. Çocuk ona, kendisine en güzel yemekleri yapacağını, en güzel şarabı açacağını, saatlerce bıkmadan gözlerinin içine bakıp seni seviyorum diyeceğini söylemişti. Kızın minik kalbi yuvasından çıkacak gibiydi.

Adrese geldiğinde bütün vücudunun titrediğini hissetti. Apartmanın kapısından girdi ve asansörün düğmesine bastı. Az sonra usulca açıldı kapı ve bindi. Yedinci katın düğmesine bastı. Asansör yukarı doğru çıkarken kızın içindeki heyecan kasırgası tozu dumana katıyordu. Asansör durduğunda bir an kalakaldı. Sonra kapıyı açtı ve çıktı. Sağ tarafta iki kapı vardı. 47 numaralı kapıya doğru ilerledi ve zile basmakta tereddüt etti. Elleri minik bir serçe gibi titremekteydi. Gözlerini kapattı ve bastı zile. Az sonra usulca açıldı kapı. İşte o karşısındaydı. Aylardır hasretini çektiği, kavuşabilmek için saatler saydığı adam karşısındaydı. Tereddüt etmeden sarıldılar birbirlerine sımsıkı. Göz göze geldiler bir an. Kız gözlerini kaçırıyordu utancından ve heyecanından. Oğlan bir anlık duraksamanın ardından dudağından öptü kızı. Kızın içinden alevden bir nehir akıyordu. Hayatında ilk kez biri kendisini dudağından öpüyordu. Daha fazla ayakta duramayacağını anladığında çocuğu usulca itti ve oturalım mı dedi. Salona geçtiler el ele. Salonun pencere kenarında bir masa vardı. Özensiz de olsa, kızın hayal ettiği gibi olmasa da bir şeyler hazırlanmıştı. Öyle çocuğun vaat ettiği gibi bir masa değildi. Mumlar yanmıyordu. Şarap da yoktu, birkaç şişe bira vardı. İlk bakışta biraz şaşırsa da, kızmadı. Olsun, onunlaydı ya, yanındaydı ya, ne önemi vardı ki masanın. Aç mısın diye sordu çocuk. Kız, biraz çekingen evet dedi. Önce bir şeyler yiyelim dedi çocuk. Tam oturacakken tekrar göz göze geldiler ve tekrar sarıldılar birbirlerine. Kız bir çift kolun kendisini sarmasına izin verdi ve aşkın verdiği güveni hissetti içinde. Usulca kulağına eğildi ve beni bir ömür hep böyle sımsıkı sar olur mu dedi. Çocukta, tabi aşkım yaşadığım sürece dedi. Kız tam masaya oturmak üzereyken tekrar kendine çekip dudaklarından öpmeye başladı kızı. Bu sefer ki daha çok hoşuna gitmişti kızın. Heyecanı az da olsa yatışmıştı. Öpücük merasimi biter ve masaya geçeriz diye düşünüyordu kız ama çocuk her nefes alışında daha uzun ve derinden öpüyordu kızı. Kız kollarından kavradı çocuğu ve aşkım artık oturalım mı dedi. Çocuk itiraz etmedi  bu kez. Masaya oturdular ve yarım yamalak bir şeyler yediler. Sürekli göz gözeydiler.  Çocuk çok aceleci tavırlarla, bir çırpıda bitirmişti tabağındakileri. Kıza da artık sende bir an önce bitir der gibi bakıyordu. Kız tabağını bitirirken iki tane bira açtı çocuk ve şişenin birini kıza uzattı. Biraz şaşkındı kız. En azından bir bardağa koysaydı diye geçirdi içinden. Kız daha şişeyi eline almıştı ki çocuk kendi birasını bir dikişte yarıya indirdi. Öyle hayal ettiği gibi bir yemek değildi ama çocuğun heyecanına bağlıyordu kız hepsini. Az sonra biralarını aldılar ve büyük koltuğa oturdular yan yana. Onca hasretin ardından ne çok anlatacak, konuşacak şey biriktirmişti kız. Nereden başlayacağını, hangisini konuşacağını bilemiyordu. Önlerinde uzun bir gece vardı sabaha kadar durmadan onunla konuşmak, yıllardır içinde biriktirdiği tüm suskunlukları anlatmak istiyordu. Çocuksa tam aksine tek kelime etmiyor, her fırsatta kıza sarılıyor ve onu öpmeye çalışıyordu. Biraz konuşalım, neden bu kadar acele ediyorsun dedi kız. Aylardır bu anın hayalini kuruyorum, sabrım kalmadı aşkım dedi çocuk. Anlaşılan o ki, aynı pencereden baktıklarını sandıkları halde farklı hayaller kurmuşlardı. Kız, bu gece birçok şeyi yaşayacağını, ilklerine adım atacağını biliyordu gelirken ama bu kadar çabuk olacağını olayın sadece bu noktaya odaklanacağını bilmiyordu çocuğun. Birazdan geçer herhalde, beni çok arzuluyor olmalı, kendimi biraz ona bırakayım, daha sonra nasılsa sabaha kadar hasretimizi giderir, geleceğe dair planlarımızı yaparız diye düşündü. Çocuk bir yandan kızı öpüyor, diğer yandan elleriyle kızın daha önce hiç dokunulmamış yerlerini keşfediyordu. Hoşuna gidiyordu belki kızın ama bu kadar çabuk olmasından ötürü de biraz sıkılıyor, utanıyor hatta korkuyordu. Çocuk elini usulca kızın eteğinin altına doğru götürdüğünde, kızın kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. Ani bir hareketle çocuğun elini tutup çekti. Henüz değil aşkım dedi. Çocuk çok bozuldu bu duruma ama bir yandan öpmeye, bir yandan ellerini kızın vücudunda dolaştırmaya devam etti. Ardı arkası kesilmeyen taarruzlar çırpınışlara dönüşmeye başlamıştı. Kızı iterek koltuğa uzattı çocuk ve üzerine uzandı.

Kızın tereddütleri, engellemeleri çocuğu daha ısrarcı yapıyordu. İki eliyle kızın iç çamaşırından kavrayıp aşağı çekmek istedi. Kız buna olanca gücüyle engel olmaya çalıştı. Ne yapıyorsun aşkım? Kendinde misin dedi. Çocuk tek kelime etmiyor, kızı bir an önce soymak için insan ötesi bir çaba sarf ediyordu. Kız bir an, hayal ettiklerinin bu olmadığını hissetti. Kalkmak istedi ama sıkıca göğsüne bastırdı çocuk, kalkamadı. Bu şiddet ve baskı kızı iyice huzursuz etmiş hatta korkutmuştu. Ağlamaya başlamıştı ve durmadan yalvarıyordu buna bir son vermesi için. Çocuk raydan çıkmış bir tren gibiydi. Gözleri dönmüştü adeta. Kızın aylardır sevgiyle baktığı gözler değildi bunlar. Son bir hamleyle üzerinden atmak istedi çocuğu ve çığlık attı. Suratının tam ortasına inen yumruk kızın sadece gözlerini değil, tüm hayallerini de kararttı. Bir an hareketsiz kaldı. Bu hareketsizlikten faydalanan çocuk bir çırpıda kızın gömleğinin yakasını yırttı ve sütyeninin kopçasını açtı. Kız eliyle göğsünü kapatmaya çalışırken ikinci yumruğun sarsıntısını ve acısını hissetti suratında. Sol eli usulca düştü yanına. İçinde hissettiği acının yanında hiçbir şey değildi yüzünde hissettiği. Tüm dünyası yıkılmıştı. Dünya tersine dönüyor, aldığı nefes bile acı veriyordu. Çocuk yıldırım hızıyla kızın eteğini ve iç çamaşırını çıkarttı. Daha sonra pantolonunun düğmelerini çözmeye başladı. Kız yalvaran ve yıkılmış gözlerle bir kez daha baktı çocuğun yüzüne ama nafile, çocuğun umurunda bile değildi. Kandırılmış, incinmiş, hakarete uğramış ve hatta hayvan muamelesi görmüştü kız. Çocuğun hızlıca soyunuşunu izledi şaşkınlık içinde. Çocuğun bir eliyle tuttuğu aletini gördüğünde içindeki yıkılmışlık yerini korkuya ve paniğe bıraktı. Daha önce hiç biriyle öpüşmemişken, şimdi tecavüze uğramak üzereydi. Hiç hayal etmediği şekilde kızlığını ve hayallerini kaybetmek üzereydi. Yerde duran bira şişesi ilişti gözüne. Bir gayretle aldı ve tereddüt etmeden geçirdi çocuğun suratına. Kırılan şişenin sesi çınladı duvarlarda. Üzerine dökülen soğuk bira ve cam kırıntılarına aldırış etmeden kalkmaya çalıştı. Çarpmanın etkisiyle sendeleyen çocuk yere düşmüştü. Kız bunu fırsat bilip kalktı koltuktan ve kaçmaya çalıştı. Üzerinde hiçbir şey olmadığını anladığında tereddüt etti. Bu şekilde atamazdı kendini sokağa. Yerden eleri titreyerek toplamaya çalıştı kıyafetlerini. Bu arada çocuğun homurdanarak kalkmaya çalıştığını gördü. Kaçmakla kalmak arasında tereddüt yaşıyordu. Korkuları ağır bastı ve kapıya yöneldi. Kapının kolunu çevirdi ama açılmadı. Kilitliydi ve üzerinde anahtar yoktu. Hangi ara kilitlemişti kapıyı?

Kız tüm gücüyle kapının kolunu çevirirken bir elin omzundan tuttuğunu hissetti. Korkuyla geri döndüğünde kafası kanlar içindeki çocuğu nefret dolu gözlerle kendine bakarken buldu. Yalvarmaya bile fırsat bulamadan ardı arkasına yumruklar inmeye başladı suratına. Öylesine sert vuruyordu ki, artık sarsıntıdan çığlık bile atamaz olmuştu. En son yere kapaklandığını ve kafasını çarptığını hissetti. Koyu renkli zemin parkesini gördü yarı bulanık. Yediği birkaç tekmeyle kıvrandı ve hareketsiz kaldı. Sonra sessizlik oldu. Kız her şey bitsin artık diye dua ederken, kolundan çekilerek sürüklendiğini anladı. Çocuk kızı salonun ortasına kadar çekti ve halının üzerine bıraktı. Yerde hareketsiz kıza baktı ve tereddüt etmeden uzandı üzerine. Kız şişen göz kapaklarını aralayıp baktı çocuğa. Aylardır aşkla baktığı yüz acımasız bir canavara dönüşmüştü. Ağlamak istedi ama başaramadı. Bacak arasında sıcak bir sertlik hissetti. Karşı koyacak gücü yoktu. Hissettiği sıcaklık az sonra kesif ve kanatıcı bir acıya dönüştüğünde titredi, kasıldı ve çırpındı kız. Çocuk iki elini tutmuş ve ahşap zemine bastırdı. Kızın acısı daha da depreşiyor, çığlık atmak için tüm gücüyle çırpınıyordu ama beceremiyordu. Acının içinden bir sıcaklığın bacaklarına aktığını hissetti. Şuurunu yitiren bakışlarını tavana odaklanmış, odayla birlikte tüm dünya delirmişçesine dönüyordu. Bu durum on dakika kadar devam etti. İçindeki acıya karışan belli belirsiz sıcaklığın ardından kalktı çocuk. Kız kendini kirlenmiş ve acılar içinde hissetti. Ok adar utanıyordu ki, ölmek istedi bir an. Çocuk masanın üzerinden bir sigara alp yaktı ve koltuğa oturdu. Gözlerini almadan ve hala nefretle bakıyordu kıza. Gözyaşları bu kez yağmur damlaları gibi akmaya başladı kızın. Hiç böyle hayal etmemişti oysa. Babasının gözünden sakındığı biricik kızı kirletilmiş, hor görülmüş, incitilmişti. Yaşamak için tek bir sebebim ok artık diye düşündü. Her şey bitti diye geçirdi içinden ama çocuğun kendisine doğru geldiğini görünce her şeyin bitmemesinden, bu acının devam etmesinden korktu. Yalvaran bakışları karşısındakinin umurunda bile değildi, bunu anlamak zor değildi. Çocuk kızın kolundan tuttu ve koltuğa doğru sürükledi. Homurdanan bir ses tonuyla, karşı koymasaydın bunların hiçbiri olmayacaktı dedi. Teselli miydi şimdi bu yani. Kendini aklamaya çalışmak mıydı? Hangi bahane bu çirkinliğe açıklama getirebilirdi? Kızı yüzüstü koltuğa yatırdı. Kız daha yaşadığı acıların şokunu atlatamamışken bu kez daha derin ve daha sarsıcı bir acıyla irkildi. Elleriyle sırtına bastırıp hareket etmesini engelleyen çocuk kendisine arkadan girmeye çalışıyordu. İçinde kalan son güçle buna engel olmaya çalıştı ama başaramadı. Acı dolu çığlığı duvarlardan yankılanıp, bir tokat gibi çarptı yüzüne. Çocuk içine girdikçe canından bir parça kopup gidiyordu sanki. Bu durum dakikalarca ve hatta saatlerce devam etti. Çocuk her zalimce dokunuştan ve tatmin oluştan sonra bir süre dinleniyor, sonra hayvani bir dürtüyle tekrar tecavüz ediyordu kıza. Belli bir süreden sonra kız artık bayılmış, hiçbir şey hissetmemişti. Gözünü açtığında gün ışımıştı. Vücudundaki her bir eklem acılar içindeydi. Göz kapakları şişmişti ve açmakta zorlanıyordu. Bacak arasında arkasında öylesine büyük bir ağrı vardı ki, hareket bile edemiyordu.

Çocuğun artık iğrençleşmiş ses tonuyla irkildi. Kalk ve giyin diyordu. Oysa ne kalkacak ne de giyinecek gücü vardı. Koltuğun kenarlarından tutunarak zorla doğruldu. Çektiği acı ve ağrı tarif edilemez boyuttaydı. Çocuk kızın elbiselerini yüzüne fırlattı ve giyin, son birkaç poz daha çekeceğim dedi. Kız ne olduğunu anlayamadan çocuğun elindeki fotoğraf makinesinin flaşı gözlerini kör edercesine patladı. Gece boyunca sapkın dürtülerini resmetmiş, kızın fotoğraflarını çekmişti. Beni şikayet etmeye ya da başıma bela olmaya kalkarsan bu fotoğrafları tüm dünya görür dedi tehditkar bir ses tonuyla. Kız hiçbir şey düşünemiyordu. Hissettiği şey nefret miydi, korku muydu, acı mıydı bilemedi. Elbiselerini giyindi. Gömleğinin kopan düğmelerini ilklemeye çalıştı ama olmadı. Çocuk gözden kayboldu ve elinde bir bayan montuyla geldi. Al bunu giyin üstüne dedi. Kız hiç tereddüt etmedi.  Bir an önce giyinmek ve bu lanet olası evden gitmek istiyordu. Morarmış kollarına ve bacaklarına baktı. Elleriyle dağılan saçlarını düzeltmeye çalıştı. Banyo ne tarafta dedi ağlamaklı bir ses tonuyla. Giriş kapısının yanında dedi çocuk. Ayağa kalkan kız sendeleyerek düştü yere. Çocuk kolundan tutup kaldırmaya çalıştığında çekti kendini. En ufak bir dokunuşu bile korkularının yeniden doğmasına sebep olmuştu. Çocuk tekrar tuttu kolundan ve yerden kaldırdı kızı. Banyo kapısına kadar yalpalayan kıza eşlik etti. Kız içeri girdi ve kilitledi kapıyı arkadan. Yalancı bir huzur ve güven doldu içine, ona ulaşamayacağı bir sığınak gibi gelmişti orası. Aynaya baktığında gördüğü manzara dehşete düşürdü kendini. Suratı morluklar ve şişlikler içindeydi. Ağzının kenarında kurumuş kan lakeleri vardı. Kendinden korktu ve utandı. Ölmek tek çözüm gibi geldi. Bu şekilde yaşamaktan ve bu utancı taşımaktansa ölmek tek kurtuluştu. Bu şekilde nasıl çıkardı ailesinin karşısına? Onlara nasıl bir açıklama yapabilirdi? Vicdanına nasıl söz geçirebilirdi? Klozete oturdu. Çişini yapmak istedi ama yapamadı. Büyük bir acı içine işliyordu. Burada daha fazla kalmak istemediğini anımsadı. Kalkıp elini yüzünü yıkadı, saçlarını düzeltti. Kıyafetlerini düzeltmeye çalıştı. Parçalanan iç çamaşırlarını çekiştirdi.

Banyodan çıktığında kapının önünde duruyordu çocuk. Söylediğim gibi, bu bir sır olarak kalacak. Bir daha yüzümü asla görmeyeceksin. En ufak bir salaklık yaparsan hayatını kaydırırım dedi. Tek bir kelime etmeden, tamam dercesine başını salladı kız. Çocuk cebinden çıkardığı anahtarla açtı dış kapıyı. Çıkmadan önce son bir kez dönüp baktı kız, hayallerini, umutlarını bırakıp gittiği o kabus dolu eve. Çocuğun yüzüneyse bakamadı. Zaten bakmaya fırsat kalmadan kapandı kapı yüzüne. Kendini dünyada bir başına kalmış, terk edilmiş, kandırılmış hissetti. Asansör hızla inerken katları, kendisini yerin en dibine, insanların göremeyeceği kadar derine indirmesi için yalvarır gözlerle baktı yanıp sönen kat ışıklarına. Asansör durduğunda istemsizce açtı kapıyı. Yürümekte büyük zorluk çekiyordu. Ağrıları içine işliyordu adeta. Sokağa çıktığında güneşin ışıkları gözbebeklerini delip geçti. Bir an kalakaldı. Milyonlarca yıldır ilk kez güneşi görüyormuş gibiydi. Yaşadığı karanlık saatlerin ardından, güneşin yakıcılığı karşısında şaşkına dönmüştü. Sendeleyen adımlarla ilerledi. Kalabalık kaldırımlarda yürüyordu umarsız bir tavırla. Yanından geçen insanlar bu dağılmış, eli yüzü morarmış kıza bakıyordu şaşkın şaşkın. Kız hiçbirini görmüyordu bile. Belli belirsiz karartılar ve uğultulardan başka bir şey yoktu etrafında. İlkbahardı. Güneş dünyayı ısıtmaya başlamıştı ama kızın içindeki derin uçurumlar ölümüne soğuktu. Deniz kenarına geldiğinde durdu ve anlamsız gözlerle baktı önünde uzanan denize. Babasının gülüşü geldi gözlerinin önüne. Şefkat doluydu, sevgi saçıyordu. Utandı, kapattı gözlerini. Hayatının erkeğinin babası gibi biri olmasını hayal etmişti oysa hep. Olmamıştı. Dünyasını başına yıkmıştı güvendiği ilk erkek. Böyle mi olmak zorundaydı? Eve dönemezdi. Gidecek hiçbir yeri yoktu. Ölmek en güzel kurtuluş diye geçirdi aklından. İskelenin kenarına kadar ilerledi. Ayakuçları iskelenin kenarında, boşlukta duruyordu. Dengesini kaybettiğinde düşecekti. Bütün bir hayatı, hayalleri, umutları, düşleri geçti gözlerinin önünden. İçinde hissettiği derin acı bir kibrit gibi tutuşturuyordu hepsini. Son bir kez başını kaldırdı ve baktı tepesinde parlayan güneşe. Acıyan gözlerine aldırış etmeden baktı ve acı dolu bir tebessüm belirdi yüzünde. Dudaklarını usulca araladı ve mırıldandı o iki kelimeyi. Hoşça kal Baba… Martılar duymuştu belki, çığlık çığlığa uçuşmaya başlamışlardı ama başka hiç kimse duymamıştı, duyamazdı, duymayacaktı…

25 Şubat 2012 Cumartesi

İyi Kalpli Meleğime...


Ne zaman gözlerine baksam,
eskirdi hüzün
ve güzün yaprağını dökmüş ağaçlar gibi,
dökerdin mevsimleri ellerime.
Seni sevmek sevgili,
susuzluğa uyanıp, bir damla su içmeden
uyumak gibi gecenin en derinine.
Milyonlarca yıldır yaşamış gibi bilmek seni…
Daha an kadar önce görmüşçesine delirmek
ve bilmek ömür denen şeyin aslında
seni bulmak için harcanmış,
hükümsüz takvim yapraklarından ibaret olduğunu.
Sebebim sen ol kedere bulaşmış yaz akşamım!
Adın ölüm bile olsa, bir kibrit alevi kadar keskin,
bir eski zaman kılıcı gibi ölümcül,
düş gecemin içinden düşlerimin üstüne…
Düş ki aydınlansın düşlerim,
seni her düşündüğümde.

4 Şubat 2012 Cumartesi

Bu Aralar...


Bu aralar hüzne battım yine. Tadı yok peynirin, rakının kokusu yok. Herkes çok sıkıcı ve günler bitiyor başlamadan. Ne yana dönsem sen yoksun ve ne yana dönsem, aslında kaybolmuş oluyorum. Saçlarına yıldız düşmüyor annemin ve koparmadan ağlıyorum. Sigarayı üç pakete çıkarmadım, bıraktım hatta. Bu aralar efkarı elime yüzüme, sevmeyi kirli duvarlara bulaştırır oldum. Özürler biriktiriyorum bu aralar, dilemeye utanır olduğum. Sevmeler biriktiriyorum, hiçbir zaman bir yüreğe dokunamayacak olan. Bu aralar tutamayacağım sözler veriyorum bıkıp usanmadan. Kocaman ve artık rengi beyaza çalmayan yalanlar söylüyorum sıkılıp utanmadan. Topuklarımı sallıyorum derin boşluklarda, ellerimle bir kuru dala bile tutunmadan. Bu aralar kanadı kırık bir kuş gibiyim, gökyüzüne dargın olan. Kar yağıyor üstelik bu aralar. Her karda deli gibi yürümeme rağmen, adımımı atmıyorum dışarı. Telefonlara bakmıyor, mesajlara cevap vermiyorum. Bir çığ düşsün üstüme ve sonsuza kadar orada kalayım diye bekliyorum. Çığlar düşüyor, zaman geçiyor ama ben hala kendi gerçeklerimin çıplaklığıyla üryan çırpınışlarda üşüyorum. Ne zaman gözlerim kapansa uykuya, ben karanlık bir uçurumdan sonsuzluğa düşüyorum. Kimse duymuyor çığlıklarımı. Kan revan içinde uyanıp karanlığa uzattığımda elimi, soğuk gecenin koynunda kendi elimi tutuyorum. Yalnızım işte bu aralar yine. Her zaman olduğu, hep olacağı gibi belki de. Çok ağlıyorum mesela. Ağladın mı diye soranlara yeni gözlüklerimi ve soğuk havayı bahane ediyorum. Ya yüreğim? Onun yangınını neyle örterim? Neyle gizlerim her ahında bin kez parçalanan acılarımı? Gülücükler dağıtırken maskelerle bezeli yüzüm, içimde kuruyan nehirleri hangi yağmurlarla ıslatayım? Kendi kendime masallar anlatacak kadar yalnızım bu aralar, hiç birinin sonunu bilmeden üstelik. Kahramanı kayıp, mağduru haksız, kötüsü bezirgan masallar. Bu aralar kimim ben diye soruyorum kendime. Kendime bakıp göremiyorum kendimi. Sakallarımı uzattım olabildiğince. Giydiklerim uyumlu mu, yakıştı mı umursamıyorum. Annemin telefonlarına çıkmıyorum. Korkuyorum, daha alo der demez hüngür hüngür ağlamaktan. Bu aralar en çok “Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler” şarkısını dinliyorum. Mantıklı geliyor kaçmak, karşısına çıkmaksa tüm yenilgileri kabullenmek gibi geliyor. Tüm kestirme yolları bilmeme rağmen, kaçacak, gizlenecek kuytular buluyorum kendime. Adımlarımsa çıkmaz sokaklara aşina.



Bu aralar çaya tek şeker atıyorum, sırf kıllık olsun diye, sırf bir farkındalık yaratmak adına bardaktaki çaya. Çayın umurunda mı değil, belki benimde değil ama bir tek ona geçiyor nazım sanki. O demleniyor, ben efkarlanıyorum. Sonra tek yudum içmeden döküyorum. Lavabonun deliğinden akıp gidişini izlerken el sallıyorum arkasından. Sonra bir bardak daha doldurup, aynı rolü bir usta edasıyla tekrar oynuyorum. İyi değilim anlayacağınız. Halil Sezai dinlemektense, şarkılarını söylemeyi tercih ediyorum aynanın karşısında. Çaktırmadan bakıyorum onun kadar havalı duruyor muyum diye. Durmadığımı anladığımda ise sırf gıcıklık olsun diye Serdar Ortaç şarkıları söylüyorum. İçimdeki ben’e eziyet ediyorum itina ile. Akşam olduğunda kapatıyorum tüm ışıkları. Karanlık odalarda çıt çıkarmadan yürüyorum çıplak ayaklarla. Kendimi yakalıyorum suçüstü, bir odanın en dip köşesinde ağlarken. Kendi omzuma dokunup teselli ediyorum yine kendimi. Bu aralar rakı şişesinde balık, denizde rakı şişesi gibiyim. Anlamsız, gayesiz, isteksiz... İstemeyerek uyuyorum, sırf biri gelir de uyandırır umuduyla. Gün her sabaha vardığında kendi kirli çoraplarıma bakarak uyanıyorum. Diğer teki inadına kaybolmuyor üstelik. Onlar bile benle uğraşmayacak kadar kayıtsız. İstiyorum ki gelsin, tutsun ellerimden, kaldırsın beni düştüğüm yerden. Baksın gözlerimin içine ve “Özür dileme vakti, özür dile artık,  kabul et yanlışlarını ve koşarak sarıl bana” demesini bekliyorum utanmadan. Sonra aynaya bakıyorum… Yüzümdeki ifade silip süpürüyor içimdeki tüm cesaret kırıntılarını. Bu aralar çok korkuyorum aslında, ölümüne korkuyorum. Bazen dizlerimin bağı çözülüyor, titriyorum korkudan ama beni neyin korkuttuğunu bir türlü bulamıyorum. Biliyorum, bulsam bitecek tüm korkularım. Ellerim bir daha hiç titremeyecek. Bulsam korkularımı belki taze hava dolacak ciğerlerime. Yeniden umutlanacağım yaşama dair. Belki onca zamandır ilk kez hangi istikamete gittiğimi bilerek yürüyeceğim ama yok, ama bulamıyorum, ama kayıp korkularım bile. Düşlerimse zamansız açmış bir gülün yaprağı kadar narin ve hükümsüz. Korkularımda boğulurken, tiksinircesine ağır bir yalnızlıkta köklerimden kurtulup yüzeye doğru usulca çıkıyor, sonra aynı karanlıklara tekrar dalıyorum.



Bu aralar bir gören olursa beni, insaniyet namına öldürsün istiyorum…

29 Aralık 2011 Perşembe

Yılbaşı, Kan ve Portakal Kokusu...



Valizin kapağına diziyle bastırdı ve zorlayarak kapattı fermuarını. Onu da diğer valizin yanına taşıdı sürükleyerek. İsteksiz adımlarla dolaştı odaları, geride kalan bir şey var mı diye bakındı her köşeye. İçinde tarif edemediği ince bir sızı, belki bir korku vardı. Kapıyı kapatıp çıkarsa, geçmişine bir daha dönemeyeceğinin, belirsizliklerle dolu bir yolun korkusuydu bu. Kendini koltuğa bıraktı ve kapattı gözlerini. Dışarıda rüzgar adeta ağaçların dallarını kırıyor, pencereleri, kapıları zorluyordu. Sonbahar olanca griliği ile gökyüzünü, hüzne çalan sarısıyla sokakları teslim almıştı. Bu evde geçen yıllarını düşünmek istedi ama zihnindeki adi basınç engel oldu buna. Ceketinin iç cebinden sigara paketini çıkardı, yan cebinden de bir çakmak. Biraz uğraşarak yaktı sigarasını. Derin bir nefes çekip tekrar koltuğa bıraktı kendini. Karşı duvarda asılı duran aile fotoğrafına baktı önce uzun uzadıya. Gözleri kirli tavanda gezinirken, unutulmuş bir ayrıntıya takılıp kaldı. Lambaya yakın bir noktada, eskimiş bir leke. Görür görmez hatırladı bu lekenin nedenini. Az önce bir türlü hatırlayamadığı geçmişin kapıları, gıcırdayarak açıldı sonuna kadar. Fakirlikle sevincin, gururla utancın birbirine karıştığı bir yılbaşı akşamı gelip durdu boğazına. Annesinin sesini duyar gibi oldu bir an. Dönüp kapıya baktı ama kimseler yoktu. Karşı koltukta oturuyordu babası. Dizlerini karnına çekmiş, başı ellerinin arasında, yine düşünceli ve ağlamaklı. Her zaman olduğu gibi…  Ayağının hemen dibinde küçük bir kız çocuğu. Üzerindeki parçalanmaya yüz tutmuş elbiseye ve elindeki yırtık bez bebeğe inat gülümseyen, burnunun ucundaki sümüğü elbisesinin koluyla silen, dağınık saçlı ama masal kadar masum ve güzel bir kız çocuğu… Tadı kardeş gibi, özlemi yanardağ gibi bir eski zaman masalı. Sonra kendisi girdi kapıdan. Ütüsüz bir pantolon ve birkaç beden büyük bir ceket vardı üzerinde. Saçları taralı, çorabının teki delikti. Usulca yanaştı babasına. Uzandı ve elini öptü babasının. “İyi seneler baba” dedi kısık bir ses tonuyla. Babası usulca kaldırdı başını. “Sana da oğlum” dedi. Çocuk cebinden çıkardığı kırmızı kağıtlı çikolatayı uzattı halının üstünde oynayan küçük kız çocuğuna. Çikolatayı aldı ve bez bebeğinin yanına koydu küçük kız. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Yaşamın sıkıntısına boyun eğen her şey gibi o da küsmüştü, kapatmıştı küçücük penceresini umutlara. Sonra annesi girdi içeriye. Yüzünde yılların yorgunluğu ve bezginliği, elinde kim bilir hangi komşunun ikram ettiği bir portakal vardı. Küçük kızı kucağına aldı ve oturdu yere. Annesi portakalı soyarken, gözlerindeki ışıltıya baktı küçük kızın. Minicik dünyasına yayılan portakal kokusuyla yutkundu küçük kız. Annesi soyduğu portakalı iki eşit parçaya böldü. Birini küçük kıza verdi, diğerini kendisine uzattı. Pencerenin önündeydi kendisi. Yakışıksız ergen duruşuyla bir elinde portakal, diğer eliyle camın buğusunu sildi. Küçük kız gelip duruverdi yanında. Bodrum katın caddeye bakan penceresinden, karşı sıradaki ışıklı vitrinlere bakıyorlardı. İnsanlar ellerinde alışveriş çantaları taşıyorlardı hızlı adımlarla. Soğuk bir evin salonunda bir tek portakalın kokusuyla turuncuya çalarken hayat, insanlar ne çok şey taşıyorlardı ellerinde. Yeni yıl hediyelerini sımsıkı tutmuş, iyi giyimli çocuklar geçiyordu pencerenin kenarından. Şehre kar yağıyordu. Daha önce hiç yağmamış gibi, daha önce hiç yağmadığı kadar.

Kederinden kahrolan ve üşüyen bir baba, ağladığı belli olmasın diye arkasını dönen bir anne ve yüzlerinde hüzün denizi iki çocuk sessizliğin ve soğuğun koynundan bakıyordu hayata. Tüm ışıklar sönüp de, yorganın altına çekildiğinde hayaller, bir el silah sesi deliyordu gecenin tedirgin karanlığını. Feryat ederek koşan bir anne, çığlık çığlığa ağlayan bir kız çocuğu ve korkudan taş kesilen kendi silüetini görüyordu. Salondaki koltuğun üzerinde cansız yatan babasını gördü sonra. Boynundan kan sızıyordu üzerine. Annesi saçlarını yolarak ağlıyordu. Elindeki bez bebeği sıkı sıkıya tutan kız çocuğu, kanlar içindeki babasının elinden tutuyordu diğer eliyle. Kendisini gördü sonra. Köşeye çökmüş, sırtını duvara yaslamış, öylece bakıyordu. Elleriyle kapatmıştı ağzını. Parmakları hala portakal kokuyordu. Etrafta koşuşturan insanların hengamesi polis telsizinin sesine, içindeki feryadın uğultusu havai fişeklerin gürültüsüne karışıyordu. Dünya olan bitenden habersiz yeni bir yıla girerken, onlar parçalanan fakir hayatlarında dokuzuncu raunda çıkıyorlardı. Siyah bir torbanın içinde çıkarılırken baba odadan, çocuğun zihnine kazınıyordu sehpanın üzerindeki tabancanın soğukluğu ve tavana sıçrayan kanın tortusu. Soğuk, gözyaşı, kan, anne, kız kardeş, yılbaşı, ölüm ve portakal kokusu… Bir fırtınanın merkezinde savrulup dururken her biri, rüzgarın şiddetiyle açılan pencerenin gürültüsünde kayboldular birer ikişer.

Sıçrayarak doğruldu oturduğu yerden. Bir yumruk oturmuştu boğazına, boğulmak üzereydi. Yanaklarından akan yaşları sildi yumuk yaptığı ellerinin tersiyle. Yerde duran izmariti koydu kül tabağına ve son bir kez daha baktı tavandaki unutulmuş lekeye. Hızlı adımlarla ilerledi kapıya. Valizleri dışarı bıraktı ve ayakkabılarını giydi. Kapıyı kilitledikten sonra anahtarı nereye koyacağını düşündü. Bırakacak kimse olmadığını biliyordu ama yanında götürmesinin de bir anlamı yoktu. Belki de sonsuza dek bir daha hiç kullanılmayacaktı. Yine de kıyamadı bırakmaya ve ceketini yan cebine koydu. Bahçeye çıktığında rüzgar şiddetini iyice arttırmış, kuru yaprakları uçuşturuyordu. Valizleri kaldırıma bıraktı ve son bir kez daha baktı bodrum katının kirli pencerelerine. Orada görmeyi istedi saçları kirli küçük kız çocuğunu ama yoktu. Rüzgar gözyaşlarını yüzünden alıp uçururken yine o bilindik korku çöktü içine. Çocuklar rüzgara inat koşuşturuyordu sokakta. Gergin adımlarla döndü sokağın köşesini ve gelen ilk taksiye bindi. Çocukluğunun geçtiği sokakları hızla geride bırakırken, yağmura teslim oluyordu şehir. Yol boyunca ağladı. Yıllar sonra ailesinden ve çocukluğundan kalan hatıraları toplamak için geldiği evde bırakmıştı sanki ömrünün tamamını. Kapıyı acı dolu bir geçmişin üzerine kilitlemiş olmasına rağmen, peşinden koşarak geliyorlardı sanki. Sonra birden duvardaki aile fotoğrafını almadığını hatırladı. Geri dönmekle gitmek arasında tereddütler çarpışırken terminale girdi taksi. Dördünün bir arada olduğu tek fotoğraftı o. Babasının yüzündeki tarih kadar eski gülümsemeyi görebileceği tek kare. Canı yanarak indi taksiden. Perondaki otobüsün muavinine teslim etti çantalarını. Bir sigara daha yaktı rüzgara ve yağmura aldırmadan. Sigarası biter bitmez bindi kendisini daha önce hiç gitmediği bir şehrin yollarına düşürecek olan otobüse. Otobüs şehirden hızla uzaklaşırken, geride otları uzamış iki mezar ve kaybolmuş bir kardeş sıcaklığı kalıyordu. Geriye dönüp baktığında arkasından el sallıyordu, ütüsüz pantolonu ve büyük ceketi ile çocukluğu. Paltosunun iç cebinden çıkardığı tozlu, yırtık bez bebeği koklayıp dağlıyordu bir kez daha kalbini. O da el sallıyordu kendi geçmişine ve yitip giden küçük kızın hikayesine. Gece bitmiyor, yol uzadıkça uzuyor, göz kapakları bir kaya gibi ağırlaşıyordu. Bitkin bedeni uykuya yenik düştüğünde rüyasına giriyordu annesi. Ağlayan gözlerle kendisine bakıyor ve yanağındaki yaşları siliyordu.

Uyandığında sabah olmuş, bilmediği bir şehrin yollarında ilerliyorlardı. Otobüsten indiğinde valizlerini aldı ve yürüdü nereye gittiğini bilmeden. Açlıktan midesi buruluyordu. Az ilerideki simitçiden bir simit aldı ve “Burası neresi?” diye sordu. “Kadıköy” dedi simitçi umursamayan bir ses tonuyla. Sahile kadar yürüdü. Valizlerini bıraktı ve simitten bir ısırık aldı. Koşuşturan insanlara, iskeleye yanaşan vapurlara ve Haydarpaşa garına baktı. Eski bir hayal geldi hatırına. İstanbul’a taşınacaklardı. Babası daha iyi bir iş bulacaktı. Annesi güzel kıyafetler alacaktı kız kardeşine. Daha iyi bir okulu olacaktı kendisinin, parlayan ayakkabıları ve ütülü takım elbisesi. Hayalleri bu şehre hiç ulaşamadan yok olup gitmişti oysa. Simitten bir ısırık daha aldı ve kalanını eliyle bölüp attı martılara. Kalabalık sokaklardan geçti. Eski ve bakımsız bir otele girip kaydını yaptırdı. Çantalarını odasına taşıdı görevliyle beraber. Odanın camından görünen denize baktı. Rüzgar beyaz köpüklü dalgaları savuruyordu pervasızca. Ceketini çıkardı ve uzandı yatağa. Uyumak, sonsuz bir uykunun derinliğinde kaybolmak istiyordu. Gözleri usulca kapandı ve kesildi rüzgarın sesi. Uyandığında gereksiz bir hafiflik hissetti. Doğrulmak istedi ama kalkamadı yattığı yerden. Ellerinin ve ayaklarının bağlanmış olduğunu hissetti. Tüm gücüyle çırpındı ama nafile, bağlandığı yerde hareket edemiyordu. Neler oluyordu? Aklı yine hangi oyunları oynuyordu kendisine? Etrafına bakınırken ikinci bir şok dalgasıyla sarsıldı. Karşısındaki duvarda asılıydı yanına almayı unuttuğu aile fotoğrafı. Tavana baktı sonra. Kan lekesi duruyordu olduğu yerde. Burası eski evleri değildi ama o resmin ve kan lekesinin ne işi vardı burada? Neden bağlıydı? Az sonra beyaz önlüklü iki kişi girdi içeriye. Şaşkın ve kızgın bir ifadeyle süzdü ikisini de. “Kimsiniz siz, neden bağladınız beni buraya, neredeyim ben?” Sesi çıktığınca bağırıyor ve beynini kemiren soruları sıralıyordu peş peşe. Bir yandan da kafasını kaldırıp olanı biteni anlamaya çalışıyordu. Elbiseleri yoktu üzerinde. Beyaz ve uzun bir kıyafet giydirmişlerdi kendisine. Metal bir yatağa bağlıydı ellerinden ve ayaklarından. Çırpınışları krize dönerken, az ileride masanın üzerinde duran bez bebek çiviliyordu kendisini yatağa. Deliriyor olmalıyım diye düşündü. Hayır, bu bir kabustu ya da bir an önce uyanması gerekiyordu. Tüm çabalarına rağmen uyanamadı ve ellerinin acıdığını hissetti. Koşar adımlarla içeriye giren bir hemşire elindeki enjektörün iğnesini koluna batırdığında kanına karışan ağır acıyı duydu. Titremeleri usulca durdu. Bütün bedeninin uyuştuğunu ve karıncalandığını hissetti. Ne olduğunu anlayamadan tekrar daldı uykuya. Uykuyla uyanıklık arasında bir yerde sıkışmış kalmış gibiydi. Tedirgindi, korkuyordu üstelik.  Uyandığında kendisini neyin beklediğini bilememenin sıkıntısı çöküyordu içine. Ölmek, tüm bu yaşananları unutmak istiyordu. Sonsuz sessizlik ve acıdan soyutlanmış bir yalnızlık düşledi. Beyninin dehlizlerinde birbirine çarpıp kırılan sorulardan dökülen cam kırıkları batıyordu göz kapaklarına.

Kendine geldiğinde ellerine baktı ilk. Dizlerinin üzerinde duruyorlardı, bağlı değillerdi. Büyük ağaçlarla kaplı bir bahçede, tekerlekli sandalyendin üzerinde oturuyordu. Etrafına bakındı şuursuz gözlerle. Sanki daha önce binlerce kez yürümüştü bu bahçede ama nerede olduğu, buraya neden geldiği, burasının neresi olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktu. Bahçede gezinen diğer insanlara baktı, hiçbirini tanımıyordu. Biri dışında. Az ileride kirli elbiseleriyle öylece durmuş kendine bakan küçük kız çocuğu dışında. Bir elinde kirli bez bebek, diğer elinde ise yarım bir portakal tutuyordu. Kalkmak istedi bir an ama üzerine çöken ağırlık izin vermedi buna. Mavi formalı bir adam tekerlekli sandalyeyi sürmeye başladığında kayboldu küçük kız ama portakal kokusu hala burnundaydı. Büyük bir heykelin yanından geçerlerken, heykelin duruşunu babasının düşünceli haline benzetti. “Baba” dedi fısıldayan bir ses tonuyla ama cevap vermedi heykel, dönüp bakmadı bile.  Uzun ve beyaz boyalı koridorlardan geçtiler. Demir kapılı bir odadan içeri girdiler. İçeride bir yatak vardı. Yatağın yanında küçük bir komodin ve üzerinde plastik bir sürahi ve plastik bir bardak duruyordu. Tekerlekli sandalyeyi pencerenin kenarına kadar götürdü görevli. Daha sonra kendisine döndü ve “Bak bez bebeğin yatağın üzerinde, resminde duvarda. Şu bir türlü göremediğimiz leke de tavandadır herhalde. Şimdi akıllı uslu dur, ben yemeğini getireceğim” dedi ve çıkıp gitti. Demir kapıyı kilitlerken anahtar tomarından çıkan sesi duydu. Önce tavana baktı leke duruyor mu diye. Lekeyi gördüğünde derin bir oh çekti ve pencereye döndü. Tozlu camdaki yansımasını görüp şaşırdı. Daha iki gün önce gelmişti bu şehre halbuki. Gençti, otuzlu yaşların başındaydı ama şimdi camdaki yansımada yaşlı, korkmuş ve beyaz saçlı bir adam görüyordu. Demir parmaklıkların arkasından baktı dışarıya. Bodrum kattaki evlerinin camından bakıyordu dışarıya şimdi. İnsanlar yine dolu çantalarla koşuşturuyorlardı. Yine ışıl ışıl yanıyordu karşıdaki mağazanın vitrini. Usulca arkasına döndü sonra. Babası yatağın üzerine oturmuş, dizlerini yine karnına çekmiş düşünüyordu. Boğazını temizledi, yutkundu ve seslendi babasına. “Baba, annem nerede?” Babası usulca çevirdi başını ve “Bugün yılbaşı evlat, portakal istemeye gitti komşuya” dedi. 

2 Aralık 2011 Cuma

Mümkün mü?

(Okurken dinlemenizi tavsiye ederim :)) http://fizy.com/#s/1ohuy3 )

Bu sabah aynaya bakarken, yüzümdeki çizgilerin ne kadar belirgin olduğunu fark ettim. Saçlarım iyiden iyiye seyrelmiş, gözaltlarımda artık genç olmadığımı kanıtlayan kırışıklıklar oturuyordu. Oracıkta, aynanın başında sorguladım otuz üç yılımı. Beni vaktinden önce eskiten otuz üç yılı, ya da 396 ayı, ya da 12.045 günü, ya da 289.080 saati, ya da 17.344.800 dakikayı. Ne kadarını ben olarak yaşamıştım? Ne kadarında kendimden vazgeçmiş, ne kadarında başkaları için eskitmiştim geçen yıllarımı? Hani hep deriz ya daha yapacak onca şey varken diye, ne kadarını yapmış, ne kadarını ertelemiş, ne kadarına hiç cesaret bile edememiştim? Geriye ne kadar kalmıştı? Geriye elimde ne kalmıştı? Yitirdiklerim mi fazlaydı, hiç bulamadıklarım mı, yoksa elimde kalanlar mı? Musluğu kapattım ve elimdeki diş fırçasını usulca yere bıraktım. Ellerimi yukarı kaldırdım ve teslim oldum zamana. Sen kazandın dedim, bu sefer de sen kazandın. Üşenmeden gittim fotoğraf albümlerini çıkardım sonra. Sabahın köründe evin ortasına saçılmış onlarca albümden, yüzlerce fotoğrafı sıraladım yatağın üstüne. Kendi hayatımın resimli kronolojisi duruyordu önümde. Yıllar ilerledikçe ne kadar değiştiğimi, ben değişirken çevremdekilerin de değiştiğini, bazılarının artık fotoğraflara giremediğini ve hayata veda edip aramızdan ayrıldığını fark ettim. Ne çok şey kaybetmiş, ne tebessümler eskitmiş, ne çok dost yüzü geride bırakmıştım. Bana ait olan ilk fotoğrafa baktım. Yalnızdım… Bir koltuğun üzerine yatırılmış minnacık bir bebek, yalnız ve ağlamaklı. Sonra en son çekildiğim fotoğrafıma baktım. Yine yalnız, yine bir koltuğun üzerinde ve ilkine nazaran daha ağlamaklıydım. Değişen sadece görüntüm müydü? Görüntümle birlikte değişirken neleri değiştirebilmiştim dünyada? Benden sonra gelecek insanlar için ne bırakmıştım geride? Kaç yaralı kalbe atmıştım imzamı, kırık dökük anıların nihayetinde? Kaç ayrılığın acısı vardı bu yürekte ve kaç kez el salladı gidenlerin ardından bu eller? Gelenlerden kalanlar neredeydi ve neden geri dönmemişti gidenlerin yanlarında götürdükleri? Masumiyetimin ne kadarını yaşatabilmiştim? Hayat onca hızıyla akıp giderken parmak aralarımdan, ben neredeydim? Her şey otuz üç yılın nihayetinde, puslu bir banyo aynasının karşısından mı merhaba diyecekti bana? Daha ne kadar devam edecektim kendimi kandırmaya, daha ne kadar devam edeceğim? Yalanlardan örülü saçlarını savurarak aklımı başımdan alırken aşk, ben geçen günlerimin, yitirilen yıllarımın hesabını kimden soracağım? Yaşanmış ve bitmişti ömrümün belki de en güzel yılları. Belki de tamamı bitmişti ömrümün, yarına garantisi olmayan bir yaşamda. Ellerimi ceplerime soktum ve ne varsa çıkardım. Birkaç bozuk para, biraz nakit, yatırılmamış doğalgaz faturası ve yarısı kırılmış bir kibrit çöpü. Parmaklarımın arasında tutarken kibrit çöpünü, hayatın bana; “Kısa çöpü çektin işte, sen kaybettin” dediğini duyar gibi oldum.

Ortalığı toplamadan attım kendimi sokağa. Hayat her zamanki gibiydi. Bulduğum ilk kahveye girdim ve bir çay söyledim kendime. Poşetinden çıkardım fırından aldığım simidi. Kendimi öğrencilik yıllarına ışınladım adeta. Tahta zeminli bir kahvehanenin zift ve talaş kokusu eşliğinde, bir bardak çayın ve bir simidin dostluğunu hissettim onca yılın ardından. Gözlerim eski baharlardan düşen yapraklar gibi savrularak aradı etrafında yitirilmiş dostlukları, mesafelere boyun eğmiş arkadaşlıkları. Yoktular… Belki bir daha da olmayacaklardı. Hayat bir simit ve bir bardak çayla hatırlatabildiyse onları, bir sigaranın dumanında da buluşturabilirdi yine belki. Kim bilebilir ki… Masanın üstünde duran yaz boz kağıdını aldım ve karalamaya başladım. Şu an nerede olmak, kiminle olmak, ne yapmak isterdin diye de bir başlık attım. Dakikalar geçmesine rağmen tek kelime yazamadım. Şu anda yanında olmak, ya da yanımda olmasını istediğim o kadar çok özlenmiş insan vardı ki, hangisini yazabilirdim en başa? Hepsini, belki hiçbirini… Şu anda olmak istediğim yerle yaşadığım yer arasında ne fark vardı ki, içinde orayı yaşanılır yapacak insanlar olmadıkça. Şaşırdım sonra korktum. Onca güzel insan geçmesine rağmen hayatımdan, hiçbirinin şu anda yanımda olmamasına üzüldüm. Neydi onları benden uzağa iten neden? Neydi böyle bir başıma kalakalmamın ardında yatan gerçek? Oysa her daim masum düşler düşmüştü hayatın tuvaline bu pencereden. Her daim sevmeye adanmış bir yürekti şu anda çarparken sıkıştığını hissettiğim. Yanlışı nerede yapmıştım ya da bizzat ben miydim kendisi yanlışın? Oysa daha yapacak onca şey yoktu işte şimdi. Yapacak hiçbir şey yoktu. Yaşanmış, bitmiş, ertelenmiş ve yıpranmış bir ömrü sorgulamanın bir mantığı yoktu. Derin bir nefes aldım ve camdan dışarıya baktım. Küçük bir çocuk çantasını sırtlanmış, telaşla okula koşuyordu. Bir esnaf dükkanının önünü süpürüyordu aceleci tavırlarla. Minibüsler tıklım tıklım doluydu ve gülümsüyordu bazı yüzler inatla. Hayat devam ediyordu etmesine ama bende o hayatı yaşamak için ne kadar heves, ne kadar azim kalmıştı? Her köşe başında ne için, kimin için diye sormaya devam mı edecektim kendime, yoksa her zaman yaşamak için bir sebep vardır sen yeter ki gör diyerek sarılacak mıydım yaşama dört elle? Hayat zor be abi (mi ?)

Sokaktan geçen ilk güzel kızın elinden tutup, yaşamı dolu dolu yaşamak için daha ne kadar bekleyeceğiz demek istedim. Sonra onu da yanıma alıp arabama binmek ve şehirden uzaklaşmak istedim. Bir yol kenarında arabayı kenara çekip sevişmek istedim o hiç tanımadığım kızla. Saatlerce üstelik… Sorgulamadan, sormadan ve utanmadan… Arabayı bırakıp yürümek istedim sonra. Dağ yeşilinde bir hayatın içinde kaybolmak… Geceleri ateş yakmak ve ısınmak etrafında… Belki bir şişe şaraba bir hayatı yamamak ve kızıl halelerinde gecenin sarhoş olmak… Şeytan utancından gözlerini kapatana kadar sevişmek, dudaklarımız kanayıncaya… Yürümek sonra, yönü belli olmayan bir coğrafyada, nereye gideceğini sorgulamadan, ayaklarımız kanayıncaya… Ağlamak belki bir kuzey rüzgarının hoyrat şarkısında. Çatlayan dudaklarımızı tenimizle tedavi etmek… Gün akşama her vardığında ölmek gecenin koynunda ve her gün doğumunda yeniden doğmak yaşamın rahminden… Fütursuz ve cesur nehirlerde yıkamak yalnızlığın kirini… Eski köylerden geçmek, kadim yollardan… Her dağın arkasında yeni bir masala kahraman olmak… Yedi başlı canavarlara, alev saçan ejderhalara ve kötü cadılara savaş açmak… Utanmak bazen bir kardelenin yaprağından, bazen bir gülün dikenine sarılmak…  Toprağa karışıncaya dek çıplak ayakla toprağa basmak… Denizin tuzunu öpmek dudaklarında, saçlarında yağmuru koklamak… Düşen her kar tanesine selam vermek bıkmadan, usanmadan… Geçtiğin yollardan bir daha geçmemek…. Çocuklar getirmek dünyaya baharın bereketinde, onlara isimler koymak… Erkek olanlara dağ, kız olanlara yıldız isimleri… Eski ve fakir bir coğrafyada, birlikte sorgulamadan ve sorgulanmadan geçen koca bir ömrün nihayetinde, belki bir toprak damın üzerinde, yaşlanmış yüzüne sevgiyle ve gülümseyerek bakması diğerinin… İyi ki vardın bu yolda yanımda demesi… Bilmesi o gözlerdeki yıldızın kaydığı gün, kendi yıldızının da kayacağını… Bilmek, hayatın aslında sadece topraktan, sudan ve yürümekten ibaret olduğunu… Kimilerinin bir elin sıcaklığında, kimilerinin itilerek, kimilerininse elleri ceplerinde yürüdüğünü bilmek bu uzun yolu… Başlangıçtan beri sonun hep var olduğunu bilerek, korkmadan sarılmak yanındakine… Belki birlikte doğmamak ama birlikte ölebilmek… Mümkün mü?

25 Kasım 2011 Cuma

Geç Kalmış Bir Nihayet Yazısı.11.11.2011

İlk defa sevmedi bu yürek, ilk defa düşmedi aşk denen yangının cehennemine. Nice yangınlar gördük biz, her kıvılcımı bir ömrü heder edecek kadar zalim. Her seferinde yüklenip yangından artakalan, yarısı yanmış düşleri, yeni düş kırıklıkları için düştük yollara. Ne kadar ağır olsa da biten her düşün travması, bu yürek arsız avuntularla kalktı düştüğü yerden. Kanacak yalanlar vardı çünkü inanılacak tebessümler ve bedeline katlanılacak umutlar. Bir başkası kahrolmasın diye, gönüllü ipe götüren sevmeler vardı daha yaşanacak. Hep böyle devam edip gidecek bir devam filmi daha işte diye düşünmüştüm seni sevmeyi öğrendiğim gün de. Bir gün seninde diğerleri gibi en umulmadık anda sırra kadem basacağını bilerek sevmiştim. Acıya hazırlıklıydım ellerinin sıcaklığını ruhuma yamadığım gün. Her aşkın bir hikayesi, her acının bir yarası vardı kapanmayan. Dokundum meczup bedenime çaresizce. Bir yerlerde, bu aşk içinde yara açabilecek kadar boş yer olmalıydı. Yaralı bereli coğrafyamda kalan tek el sürülmemiş yeri ayırdım senin için. Üzüldüm sonra. Senin ardından bir yarayı daha kazıyacak yerim kalmadığı için. Yaralarıma baktım, her biri bir yardan armağandı, söküp atamadım. Her doğumun arkasında bir belki vardı ve her ölümün peşinde sürüklenen bir keşke. Ne belkilere yakın tuttum seni, nede keşkelere. Tüm eski yaraları iyileştireceğine dair çocukça düşler kurdum, şimdi unutulan bir günün şafağında. Adını umut koydum, tüm karanlıklara inat. Hiç bitmesin istediğim bir şarkı dolandı dilime sesinin ruhumu esir aldığı gün. Şimdi umut oldun işte bak bir başkasının yüreğine. İlk defa sevmemiştim oysa ilk defa düşmemiştim bu yangına ama ilk defa ölmüştüm nefes alırken daha. Bu da geçer diye içimde tuttuğum tüm avuntular, tüm cesaret kırıntıları karıştı vakitsiz bir yağmurun kirli sularına. Şimdi sen de bir başkasının oldun işte diğerleri gibi. Sana mutluluklar dilerim sevgilim. Gözüm kalmadan üstelik kıskanmadan sarı benizliyi. Sen aklıma her düştüğünde içime saplanan acılar, senin dünyana düşecek kara bulutları delip geçsin. Gözyaşım hayat, kederim umut olsun dünyana. Ben ne zaman düşsem dizlerimin üstüne, sen daha bir dik dur inadına.


Takvim yaprakları 11.11.2011 i gösterirken uyandım en büyük korkularıma. Bir gün o can alan gülümsemenle döneceğine dair umutlar vardı hala içimde. Tüm umutların kuru bir dal gibi kırıldığı gün oldu o gün. Köhne gemi battı karanlık denizlerin soğuk sularına. İki yüzük birleştiriyordu dokunmaya kıyamadığım parmağını, bir başka elin yüzük parmağıyla. İkisini birbirine bağlayan kırmızı şerit, boğazıma geçen yağlı ilmik olmuştu. Yalnız senin açtığın yara değil, tüm eski yaralarım kanıyordu ölesiye. Baş edilecek gibi bir acı değildi bu. Sokaklara sığmıyordu cılız bedenim. Ne yana dönsem, pembe nişan kıyafetinle sen gülümsüyordun. Hangi sokağa girsem siz yürüyordunuz el ele, gülümseyerek. Koşsam yetişemiyordum, dursam gitmiyordunuz. Kasıma vuran renginde sen dökülüyordun ağaçlardan. Rüzgar bile kokun gibi esiyordu. Daha sevmeyi unutamamışken ben, daha dualar sererken geleceğin yollara, alkışlar eşliğinde dans ediyordun sen, seni benden beni kendimden alan yabancıyla. Biliyordum her yeminin aslında bir yalanın tohumu olduğunu ama öğretememiştim inanmaya meyilli kalbime. Senin benden uzaklaştığın her gün, ben saklandığım kuytularda, kirli ellerimle tohumlar ekiyordum çorak topraklara. Hiçbirinin yeşermeyeceğini bilerek bekliyordum toprağı yarıp çıkacakları günü sabırla. Şimdi hepsi bir Kasım rüzgarıyla karıştı kükürt kokulu İstanbul’un havasına. İki yüzük düştü gökten, biri senin, biri sarı benizlinin parmağına. Bir acı yükseldi yerden, sizden çok uzaklarda. Şimdi gidecek bir yerim de yok, tenime kazıyacağım bir acı da. İlk defa bu kadar bitkinim, ilk defa bu kadar çaresiz. Bu da geçer, bunu da unuturum diye boşuna kandırmışım meğer kendimi. Bir başkasının olduğunu gördüğümde hafifler acım diye boşa masallar anlatmışım kendime. Şimdi sen bir başkasının oldun bense hala hiç kimsenin. Sen artık hep başkasının olacaksın, bense göremiyorum artık önümü. Yolun açık olsun sevgilim. En büyük mutluluklar düşsün avuçlarına. Hayalini kurduğumuz tüm düşler, onunla dayansın kapına. Bizim koymayı düşündüğümüz isimleri koyarsın belki çocuklarına. Belki o hep gitmeyi istediğimiz yerlere gidersiniz birlikte. Arkanızda savrulan hayallere aldırış bile etmeden, aydınlık günlere uyanırsınız umarım. Ölmez de yaşarsam eğer, bir çiçek de ben gönderirim nikahına. İsimsiz düşlerimle süslerim her bir yaprağını. Kırılan hayallerimle sararım. Bembeyaz gelinliğini giyeceğin güne kadar, solmasınlar diye gözyaşımla sularım. Belki bir sokağın köşesinden bakarım size gizlice. Siz yeni bir hayata doğru dolu dizgin koşarken ben arkanızdan el sallarım öylesine. Sonra, sonrası asla olmayacak işte. Orada, o anda bitecek öylece. Yere düşüp kırılacak, sana söylemek için yıllardır beklediğim o iki kelime. Belki kırılan parçaları doldurup ceplerime, uzaklaşacağım oradan sessizce. Belki de……..

27 Eylül 2011 Salı

Bazen Ölümdür Verilen Hayatın Bedeli...



Okurken dinlemenizi tavsiye ederim : http://fizy.com/#s/1mosqg

Saat 08:15 İstanbul - Üsküdar

Her bir yanı yamalı, yarım yamalak günlerden geçiyordu. Üstüne sinen yalnızlığın kokusu genzini yakarken, sildi gözlerini avuç içiyle usulca. Bu kaçıncı gündü, hangi gün olduğunu bilmeden uyanalı, bilmiyordu. Bir önemi de yoktu zaten Cumartesinin, Perşembe üzerinde. Pastoral bir senfoni gibi ahenk içinde akarken hayat, önemini yitiriyordu, bir zamanlar önemli olan ne varsa. Aşk mesela… Kayıp bir şehrin gizli dehlizlerinde çoktan kaybetmişti yolunu. Bir daha gün yüzüne çıkamayacaktı. Yüreğine kör bir hançer gibi batmayacaktı artık. Kim ne düşünür? Bu soruyu kendine sormayalı da çok olmuştu. Kimin ne düşündüğü değil, kimin düşmeden ayakta kaldığıydı onun için önemli olan. Düş yoktu, hayal yoktu, yaşama sımsıkı sarılan eller de yoktu.  Hayatta kalabilmek için sığınılan izbe kuytular ve ayakta kalabilecek kadar ekmek… Bir önemi yoktu ekmeğin taze oluşunun ya da arasında ne olduğunun. Elbisenin yakışıp yakışmadığı değil, sıcak tutup tutmayacağıydı önemli olan. Üstelik daha önce kim giymişti, önceki sahibi hayatta mıydı, değil miydi, hiçbir önemi yoktu.

Üzerine uzandığı gazetelerin hışırtısından rahatsız olarak doğruldu yattığı yerden. Kirden artık rengini kaybetmiş battaniyesini usulca katladı ve duvarın içindeki oyuğa sakladı özenle. Soğuktan katılaşmış bacaklarına baktı. Bu yükü daha ne kadar çekebilirler ki diye geçirdi içinden. Ağır aksak adımlarla ilerledi geceyi geçirdiği kuytudan, hayatın hızla aktığı caddeye doğru. Duvarların arasından geçip gün ışığına kavuştuğunda kamaştı gözleri. Duvarın dibinde oturdu ve güneşin kendisini ısıtması için yalvarırcasına baktı gökyüzüne. Oysa bedeninden çok ruhunun ihtiyacı vardı ısınmaya. Kim bilir belki de tek bir kuru merhabaya. İnsanların dışlayan, tiksinen, kimi zaman korkan bakışlarına aldırmamayı öğrenmişti belki ama öğrenememişti özlemlerini ve geçmişini öldürebilmeyi. Kaldırımda telaşla koşuşturan insanlara baktı. Giyinmiş, kuşanmış, aceleyle yürüyorlardı. Hepimiz, aynı havayı soluyor, aynı yolda yürüyoruz. Hepimiz aslında aynı istikamete doğru son hızla koşarken neden birbirimizi olduğumuz gibi kabullenemiyoruz diye sordu kendine. Cevap yoktu, hiçbir zaman da olmamıştı ve olmayacaktı. Bizi daha yükseklere çıkardığını sandığımız her basamağın altında bir, bazen birden fazla insan olduğunu göremiyorduk bile. Ya da görmek işimize gelmiyordu. Onun içindi kendimiz gibi olmayanı bir türlü kabullenemeyişimiz. Zenginin fakiri çalmakla suçlamasının, fakirin zengini paylaşmamakla suçlayışının nedeni de bu değil miydi? Midesinden gelen sancılar, bir an önce bir şeyler yemesi için zorluyordu onu. Usulca kalktı ve yürümeye başladı. Onun yürüdüğü istikametteki insanlar yönünü değiştirip uzaklaşıyordu. Kimi acıyan, kimi umursamayan bakışlarını düşürerek ucube görünümüne, hızla uzaklaşıyorlardı. Oysa bir zamanlar karşılaştığı insanlar, onun kendilerine selam vermelerini umut ederek bakarlardı gözlerinin içine. Hoş, kimseden esirgemezdi bir merhabayı ama o zamanlar ki hali ile şimdiki hali arasında derin uçurumlar, sonsuz vadiler, hırçın iklimler vardı.

Biraz utanarak, biraz sıkılarak eğildi çöp kutusuna. Kirli elleriyle karıştırdı insanların artık görmek istemedikleri, yemek istemedikleri artıkları ve çöpleri. Uzun bir uğraşın ardından birkaç parça küflü ekmek, yarısı çürümüş bir domates ve plastik bir kutunun içinde rengi yeşile dönmüş bir miktar peynir buldu. Avuçlarıyla sımsıkı tutarak uzaklaştı oradan. Az ilerideki bir duvarın dibine çöktü ve yemeye başladı çöpten bulduklarını. Binanın görkemli cam kapısından hışımla çıkan güvenlik görevlisi hızla geldi yanına ve kolundan tuttu tiksinerek, parmak uçlarıyla. “Seni bir daha burada görürsem ağzını burnunu kırarım. Siktir git başka yerde zıkkımlan!” dedi ve itti adamı. Zaten kalkmaya çalışan adam sendeledi ve yüzüstü kapaklandı kaldırıma. Bir eliyle sımsıkı küflü ekmeğini tutarken, diğer elinden düşen çürük domatesin yuvarlanışını izledi kaldırımda. Cılız bir hamleyle yakalamaya çalışsa da tutamadı domatesi. Parlak ayakkabısıyla domatesi tekmeleyip uzaklaştıran güvenlik görevlisi adamı tekrar tutup kaldırdı ve uzaklaşmasını söyledi. Boğazında kalan küflü ekmeği ve yarım ısırık çürük domatesi yuttu zorla. Usulca dönüp baktı güvenlik görevlisinin gözlerinin içine. Koca bir tarihin tüm kederi akıyordu sanki gözbebeklerinden. Acıyan bir gülümseme belirdi yüzünde. Sonra kime acıdığını düşündü. Bu zavallı haliyle kendisine mi, yoksa bir zavallıyı bile hor gören adama mı? Bu sorunun da bir cevabı olmadığını düşünerek başladı yürümeye.

Yolun karşısındaki parka giderse daha rahat edeceğini düşündü. Dalgın bakışlarını parkın artık yaprakları sararmış ağaçlarına dikti. Daha yola adımını yeni atmıştı ki, acı bir fren çığlığı ile irkildi. Sesin ne taraftan geldiğini anlayamadan bedenine çarpan metalin soğukluğunu hissetti. Çarpmanın etkisiyle havalanırken gördüğü son şey gökyüzüydü. Ne kadar da maviydi. Düşeceği asfalta, kirli ellerine, üstüne örttüğü battaniyeye ve çatlak dudaklarına inat masmavi ve göz alıcıydı. Bedeni büyük bir hızla asfalta çakılırken düşürdü diğer elindeki ekmeği de. Hareket edemiyordu. Ağzının kenarından akan ılık kanı silmek istedi elleriyle ama nafile onları da hareket ettiremiyordu. Gereksiz ve saydam bir huzur dolmuştu içine. Etrafına toplanan kalabalığı bu kez umursamalı mıydı acaba? Başını usulca yere bıraktı ve tekrar baktı gökyüzüne. Belli belirsiz hayaller karışıyordu pamuk beyazı bulutlara. Bir yaz günü, büyük bir bahçede kurulan, koca bir kahvaltı masasıydı gördüğü. Etrafta koşuşturan melek yüzlü bir çocuk ve masada oturan aydınlık yüzlü insanlar vardı. Masanın en başında gördü kendisini. Tertemiz elbiseleri, tıraşlı yüzü ile gülümsüyordu etrafındakilere. Dünyalar güzeli bir kadın oturuyordu masanın diğer ucunda. Üzerinde hayal kadar beyaz bir elbise ve o elbisenin omuzlarına dökülen altın sarısı saçları vardı. Gözleri hayat doluydu ve aşk kokuyordu saçları. Elleri, bir dokunsa hayat verecek gibiydi. Masanın etrafında koşuşturan çocuğa baktı sonra. Kahkahaları çınlıyordu bahçe duvarlarından. Onun melek yüzüne bakıp mutlu olmamak elde değildi. Sonra usulca bulutlara karıştı hayaller. Bir yanağında asfaltın, diğer yanağında rüzgarın soğukluğunu hissetti. Sesler ve renkler bir bir düşerken, usulca kapanıverdi hayatın perdesi. Kimse bilmeyecekti yerde ölüme koşan bu gariban adamın neden son nefesinde tebessüm ettiğini. Neden bir ah bile demeden, en güzel uykulara dalarmış gibi gözlerini kapattığını. Sadece birisi hayret dolu gözlerle bakıyordu adamın kirli, sakallı yüzüne



Saat 08:15 İstanbul – Beykoz

Bornozunun kuşağını bağlayarak çıktı buhar dolu banyodan adam. Büyük bir dolabın önünde durdu ve aynaya baktı. Düzgün kesilmiş saçlarına, pürüzsüz cildine ve bakımlı ellerine baktı. Hafifçe yan dönüp bir kez daha baktı kendine. Ne kadar yakışıklıyım diye geçirdi içinden. Elindeki havluyla saçlarını kuruladı ve üzerinden çıkardığı bornozla birlikte bıraktı yatağın ayakucuna. Aynada bir kez daha baktı kendine. Göğsünün orta yerinde sırıtan ameliyat izi takıldı gözlerine. Tam on beş yıl olmuştu. Hayatından herkesin umudu kestiği bir dönemde, mucizeler yaratan bir doktorun hünerli elleriyle dönmüştü yaşama ve sevdiklerine. Şimdi sade ve çirkin bir yara izi gibi görünse de, onun hayata dönüşünün resmiydi aslında. Hiçbir doktorun kabul etmediği, tehlikeli bir kalp operasyonu geçirmişti. O operasyonu yapan yürekli ve hünerli doktor ona hayal edemeyeceği uzun bir hayat vermişti. Ameliyattan sonra ilk kendine geldiğinde, doktorun gülen yüzünü görmüştü. Onun yüzünü görmek, yeniden doğmak gibiydi. Aradan asırlarda geçse o tebessümü ve o yüzü asla unutmayacaktı.

 Karısının sesiyle daldığı hayallerden çıkan adam, tuvalet masasının üstünden aldığı pahalı parfümün kapağını açtı ve sıktı vücuduna. Dolabın kapağını açtı ve bugün acaba ne giysem diye düşündü. Birbirinden pahalı takım elbiseler, gömlekler ve pantolonlar karşısındaydı. İçlerinden bir gömlek seçti ve geçirdi koluna. Siyah bir takım elbiseyi askısından aldı ve pufun üzerine bıraktı. Çekmecedeki kol düğmelerinden kıyafetine uygun olanı buldu. Sonra kemerler içinde bir tane seçti. Sıra en zor olanında, kravat seçimindeydi. Uygun kravatı da bulup taktıktan sonra ceketini giydi ve tekrar geçti aynanın karşısına. Gerçekten çok yakışıklı ve hayat doluydu. Ona bu hayatı hediye edenlere bir kez daha teşekkür edip mutfağa geçti. Karısı kahvaltıyı hazırlamış, kızıyla birlikte masada onun gelmesini bekliyordu. Önce karısını, sonra kızını öpüp oturdu masaya. Her şey harika görünüyordu. Neşeli ve keyifli bir sohbet perçinliyordu masadaki lezzetleri. Kahvaltısını bitirdikten sonra tekrar kızını ve karısını öptü. Çalışma odasına gidip çantasını aldı ve ayakkabı dolabına yöneldi. Güzel bir ayakkabı seçip geçirdi ayağına. Karısıyla vedalaşıp çıktı evden. Bahçedeki çiçeklere baktı. Bir tanesine eğildi ve kokladı uzun uzadıya. Hayat ne kadar güzel diye geçirdi içinden. Kesilmiş ve düzgün çimlere, bahçeyi saran ağaçlara ve çiçeklere baktı. Kuşların sesi huzur vericiydi. Havuzun yanından yürüyerek vardı garaj kapısına. Çantasından çıkardığı kumanda ile garajın kapısını. Son model, ışıldayan, siyah jeep’ine baktı. Lastikleri kontrol etti ve kumanda ile kapısını açıp bindi. Bahçe tarafındaki kapıyı tekrar kumanda ile kapatıp, dışarı açılan kapıyı açtı bu kez de. Arabasını çalıştırdı ve çıktı garajdan. Sonra durdu ve tekrar kumandaya basıp kapattı garaj kapısını. Sokaktan usulca indi sahil yoluna doğru.

 Boğaz her zamanki gibi eşsiz güzellikteydi. Camı usulca açtı ve boğazın serinliğini çekti içine. Yıllar önce o ameliyattan sağ çıkmasaydım şimdi bunların hiçbiri olmayacaktı diye geçirdi içinden. Mutlu bir yuvası, dünyalar güzeli karısı, melek yüzlü kızı ve artık sarsılmayacak güçteki işi… Hiçbiri olmayacaktı. Her şeyini o cesur doktora borçluydu. Ameliyattan sonraki dönemde sık sık görüşmüşlerdi doktoruyla. Sonra bir dönem iş için yurt dışına çıkmıştı ve döndüğünde de görüşememişti doktoruyla. Her niyetlendiğinde başka bir işi çıkmış, hayatını borçlu olduğu insana bir merhaba deme fırsatı bile bulamamıştı. Zaman her şeyi unutturuyordu. Vefayı da, saygıyı da, minneti de. Şimdi acaba nerededir diye düşündü. Kendisinden sonra kaç hayatı kurtarmış, kaç insanı sevdiklerine kavuşturmuştu acaba? Bunları düşünürken birinin aniden yola atıldığını gördü. Frenlere olanca gücüyle yüklendi ama çok geçti artık. Araba hızla yoldaki adama çarpmış, adam metrelerce öteye fırlamıştı. Arabadan inmek istedi ama elleri titriyordu. Emniyet kemerini açmak için savaş veriyordu adeta. Sonra kemeri açtı ve titreyen ayaklarıyla bastı asfalta. Meraklı kalabalık çoktan üşüşmüştü yolda yatan adamın başına. Korkarak ve titreyerek ilerledi. Kalabalıktan bazı insanlar kendisine bağırıp duruyordu. O hiç birini umursamadan ilerledi. Yerde yatan adama baktı. Üstü başı kir içinde, saçı sakalı uzamış bir adamdı. Ağzından ve başından sızan kan akıyordu asfaltın koyu soğukluğuna. Titreyerek diz çöktü adamın yanına. Başını usulca çevirip, yaşayıp yaşamadığını kontrol etmek istedi. Adamın yüzünü gördüğünde etraftaki tüm sesler susmuştu sanki ya da o duymuyordu artık.

Bu bakımsız ve uzun sakalların arkasında tebessüm eden yüzü il görüşte tanımıştı. Bu tebessümü unutması mümkün değildi. Zihni on beş yıl öncesi ile şu an arasında, yıldırım hızıyla gidip geliyordu. Bu yüz, kendisini hayata döndüren doktorun yüzüydü. Biraz yaşlanmış, yıpranmış olsa da onu tanımamak mümkün değildi. Usulca boynuna götürdü parmaklarını. Nabzı atmıyordu, ölmüştü adam. Korkusunu yenen şaşkınlığıyla bakındı etrafına. Herkes korkan ve acıyan gözlerle bakıyordu yerdeki iki adama. Biraz sonra polis, ardından da ambulans geldi. Ambulans yerde yatan cesedi, polisse kaldırımın kenarına oturmuş düşünen adamı alıp uzaklaştı oradan. Adam, polis arabasının camından dışarıya bakarken, cevap sız sorularla boğuluyordu. O doktor nasıl bu hale gelmişti? Öylesine başarılı bir doktor, zavallı bir kimsesize dönüşürken neden yanında değildi? Kendisine hayat veren bir insanın hayatına son vermek ne büyük bir acıydı. Gözyaşları usulca yanağından yakasına dökülürken, içinde kızgın bir demir kalbini dağlıyordu. Neden? Nasıl? Delirmemek elde değildi. Şehir hastanesinin morguna indirilen ceset, büyük metal bir çekmeceye konuldu ve kapatıldı. Üzerinden kimlik çıkmamıştı. Kimse bilmiyordu kim olduğunu. Sokakta yaşayan kimsesizlerden biriydi işte hepsine göre.

Çarpan adamın ifadesinden yola çıkarak bulacaklardı kim olduğunu günler sonra. Bir zamanlar çok başarılı bir doktor olan, sayısız ödüller alıp, sayısız hayatlar kurtaran, tanınmış biriydi. Kızının bir yaz günü boğulmasının ardından bunalıma giren karısı ve karısının intiharı ile ilgili bilgilere ulaşıldı daha sonra. Uzun bir süre psikolojik tedavi gördükten sonra sırra kadem basan doktorun hayatı ile ilgili tüm bilgiler orada bitiyordu. Ondan sonrası ile ilgili ne bir kayıt, ne bir şahit, nede bir iz vardı. Ortadan yok olmuş, sanki o şehri sonsuza dek terk etmişti. Kimse bilmiyordu her gün yanından geçerken tiksinerek baktıkları o kimsesizin, bir zamanlar hayat saçan doktor olduğunu. O şehirdeki ve hayatındaki herkesi, her şeyi kaybetse bile kopamamıştı. Her gün kaldırımlarında ucube gibi dolaşıp durduğu şehrin insanları, zamanla unutmuştu onu. O unutmamıştı oysa ne geçmişini, ne de yitirdiklerini. Her günün başlangıcında aralarında dolaşır, her gün batımında yan yana yapılmış iki mezara dökerdi gözyaşlarını. Gece usulca çökerken şehrin caddelerine, o yarına uyanmamayı dileyerek kaybolurdu karanlıkların koynunda. Bitmişti işte. Hayat bu kadar garipti işte. Biri, kendisine hayat verenin hayatını almanın ızdırabı ile acı çekerken, diğeri bahşettiği hayatın karşılığı olarak kendisini acı dolu hayatından kurtaran adama minnetle yatıyordu soğuk toprağın altında. Hayat aslında bugün kadardı ve gün bitmiş, akşam çökmüştü.

13 Eylül 2011 Salı

Keder, Utanç ve Özlem... Duyguları İnsanla Anlatmak.

Hangi mutluluk vardır ki bir acının üstüne kurulmamış olsun? Hangi tebessüm bir gözyaşına aldırmadan çınlar boşlukta? Bir bütündür aslında yaşamın içinde acı da, mutluluk da, heyecan da. Birini kederin derin kuyularına atmadan aralayamayız mutluluğun kapılarını. Ya da birilerini mutlu etmek olsa da bedel, bilerek acıyı saplarız sol yanımıza. Akan kan değil, akan bir insanın bir başka insanı yaşatabilmek için verdiği diyettir aslında. Tarih böyle yazdı bunu ve yazgısını aşkla perçinledi insan her sonbaharda. Tanrı ol dedi ve olduysa dünya, acıyı da alnımıza kendi elleriyle sürmedi ya! En az aşk kadar, şefkat kadar, merhamet kadar Tanrı işi gözyaşı da. Hani güle ulaşmak uğruna ezilen kır çiçekleri vardır ya, onlardır bir başkasının mutluluğu uğruna çekilen kahır ve her gülü kendimiz dikmişizdir kurak bahçelere, yine kendi avuçlarımızla. Kim ki saçında aklarla bakarken uzun uzak yollara, bir kıyamet yanıyorsa kalbinin en orta yerinde, o her ikisini de yapamamış, arafta kalmış pişmandır, dokunmayasın sakın ha! Çünkü ona dokunmak evlat, bin yıllık bir ahı, kör bir bıçakla kesip kanatmaktır umarsızca. Ona dokunmak Tanrıya dokunmaktır, bir insana dokunamamış olsak da.

Bakın, ben söylemiştim. Bu piyasa da kimsenin mutlu olmak gibi bir lüksü olamaz. Eğer biri mutlu olacaksa bile onu da ben mutlu ederim. Bakmayın siz şimdi onun popüler olduğuna. İlk albümünü çıkaracağı zaman ayakkabılarını bile ben aldım. Köyden tarlasını satıp gelmiş, ahır gibi kokan bir adamdı, ben onu insanların saygı duyacağı biri yaptım. Ben yaptım! 50.000 lira para verdim, geri almadım. Bunu döveceklerdi ben engel oldum. Şimdi birileri çıkıyor ben sanatçı oldum, ben besteci oldum falan filan. Bana maval okumayın kardeşim! Ben biliyorum ne bok olduğunuzu. Ayrıca orada burada arkamdan konuşanlara sesleniyorum; bakın kardeşim ben kimseye kolay kolay hakaret etmem, insanları rencide etmem. Edersem de o insan zaten insan değildir. Kaç kuruşluk adamlara kaldı bu piyasa. Ben bir tıp doktoruyum, bilimsel kariyer yapmış bir adamım. Bu piyasada bugün birileri ekmek yiyorsa, o ekmeğin ucu benim kardeşim! Verin lan ekmeğimi sik kafalılar. O ekşi sözlük falan da İsrail işi zaten. Bunların hepsi, piyasadaki Erol Köse realitesini hazmedemeyen yavşakların komplosudur. Ben saygımı bozmak istemiyorum, yoksa topunuzun amına koymasını da bilirim. Gülşen travestiydi aslında, Ebru Gündeş’i çalıştığı tekstil atölyesinden ben çıkardım. Michael Jackson bile bir çok eserini benden çaldı. Başbakanım çok yaşa!

Gözlerimi yatırıp boşluğun koynuna, büyük hayaller kurardım, Karadeniz kadar hayaller. Her fırtına başında yosunlu taşlara vururken dalgalar, benim kalbimde büyürdü memleket ve sevda. Sevda ki bir kemençenin tınısında saklıdır çoğu zaman. Kimi zaman bir yeşil yamacın sisine aşina. Hiç yaşlanacağımı umut etmedim oysa. Kocaman ömürlere küçük şeyler doldurmaktansa, kısa bir ömre koca bir hayat doldurmayı düşündüm her günün sabahında. Gün oldu söndü tüm ışıklar, gün oldu kamaştı gözlerimiz hayatın ışıklarıyla. Bir alkış kadardı hayat. Alkışlar sustu ve kapandı perde sonsuza. Oysa ne çok isterdim bir kez daha saçlarımı atıp arkaya, gözlerimi kapatıp dokunmayı mikrofona. Kuzeyin ortanca oğluydum ben. Daha kırlaşamadan dökülen saçlarım değemedi soğuk musallaya. Şarkılar söylendi arkamdan, ağıtlar yakıldı usulca. Kimi geceler yıldızlar kadar yakındı şarkılar. Bazen bir sokak çalgıcısının gitarında, bazen görkemli konser alanlarında olsa da, her şarkı saydam bir bulut gibi indi toprağıma. Bir şarkı daha vardı halbuki aklımda. Dinleseniz seveceğiniz, sevseniz dinlemeden edemeyeceğiniz bir şarkı… Şimdi kısık bir sesle mırıldanıyorum her gece, yıldızlardan bakarken dünyaya. Biliyorum ki söylendikçe şarkılar, bu karanlık yerden açılan pencerem hiç kapanmayacak hayata.

2 Eylül 2011 Cuma

Önce Cümleler, Sonra Kalem Ölür... En Son Ölür Yazarlar.


Saat 11:45 İstanbul-Cihangir

Usulca araladı gözkapaklarını. Sanki gece boyunca, koca bir yanardağın tüm külleri, tüm tortusu gelip gözkapaklarına oturmuştu. Tavandaki çatlaklara takıldı gözleri sonra. Her gün gibi bir gün daha başlıyor diye geçirdi içinden. Önceki gibi, yarın olacak gibi bir gün işte. Aralı perdeden sızan güneş ışığına baktı. Hayat dedi… Kimine aydınlık, olabildiğince cömert, kimine ise geceden daha kara. Odaya saçılmış kitaplar, yerde duran yarım şarap şişesi ve yalnızlık. Sağır eden sessizliği ve kör eden renkleriyle olabildiğince yalnızlık. Dışarıdan gelen çocuk sesleri, başka bir dünyayı çağrıştırıyordu sanki. İnsanların kahvaltı için taze ekmek aldığı, yeni bir günaydınla işine başladığı, yalandan gülücük saçan maskeleriyle etrafına neşe saçtığı uzak bir dünya. Kapadı gözlerini ve açılmasın diye dua etti tanrıya çaresizce. Ağlamak için onca nedeni, onca zamanı olmasına rağmen ağlayamayışına şaşırdı içten içe. Oysa ağlasa belki rahatlayacaktı. Yıkayacaktı belki yüreğindeki pası düşen damlalar. Yutkundu, bir kez daha içerledi yalnızlığına ama ağlayamadı. Kaç gündür bu odanın içindeydi, kaç gündür insan yüzü görmeden aynadaki solgun yüze bakıp küfrediyordu, düşündü ama bulamadı cevabı. Oysa ne çok isterdi kapının çalmasını. Ne çok isterdi yalnızlığını elleriyle bölüp azaltmayı. Bir başka elin sıcaklığına satıp ruhunu, yalandan da olsa şefkati hissetmeyi ne çok isterdi.

Saat 11:45 İstanbul-Kadıköy

Gömleğinin düğmelerini hızla iliklerken, bir yandan da koşturarak banyoya doğru ilerledi. Buğulanmış banyo aynasını eliyle silip dikkatlice baktı yüzüne. O kadar uğraşmaya değmişti doğrusu, makyajı kusursuz görünüyordu. Özenle yaptığı saçlarını eliyle düzeltip, gülümsedi kendine. Çok güzelsin dedi. Bir başkası bu sözü söylemeyeli asırlar olmuş gibiydi. Aynı hızla odasına döndü ve sandalyenin üzerinde duran ütülü kot pantolonu aldı itina ile. Pürüzsüz ve düzgün bacaklarını geçirdi pantolona ve aceleyle düğmeledi. Şifonyerin üzerinde duran birkaç parça makyaj malzemesini, cep telefonunu ve sigarasını çantaya koydu. Kapıya doğru ilerlerken, içinde bir şeyleri unuttuğuna dair şüpheler uyandı. Bir şeyi unutmuştu ama neyi? Kuruntu yaptığını düşündü ve vestiyerde asılı duran anahtarı alıp çıktı dışarıya. Ayakkabılarının topuklarından çıkan ses, merdiven boşluğunda ritmik tınılar oluştururken, aslında hiç sevmediğini hissetti bu evi. Ne çok acıya ev sahipliği yapmıştı. Boyası eskimiş duvarlarında ne çok hıçkırığın, ne çok isyanın ve ne çok yıkılışın derin lekesi vardı. Gidecek bir başka adresi olmayışına üzüldü. Evi yaşanılır yapan her şey, sanki bir bahar temizliğinde yanlışlıkla çöpe atılmış gibiydi. Mecburiyetlerinin çokluğuna şaşırdı ve hayallerinin ürkekliğine. Cesaret denilen şövalye, ilk seferinde ölmüştü onun için. Kendi korkularından ve nihayetlerinden örülü, sisli bir dünya kurmuştu kendine. Bir gün güneşin yeniden doğacağına olan inancını hiç yitirmemiş olsa da, güneş doğduğunda perdeleri sonuna kadar açacak cesareti kendinde bulamamaktan korkuyordu.

Saat 12:30 İstanbul-Cihangir

Yatağından doğruldu ve ne kadar yorgun olduğunu anladığında tekrar sırt üstü bıraktı kendini. O kadar acıkmıştı ki, bir hazırlayan olsa, sofradaki son kırıntıya kadar her şeyi yiyebilirdi. Usulca doğruldu ve yerde duran şarap şişesine bakarken buldu kendini. Ne kadar ucuz ve hüzünlü duruyordu. Eğilip yerden aldı şişeyi ve dudaklarına götürdü. Sıcak ve çürümüş gibiydi. Tiksinerek içti birkaç yudumu. Buruşmuş yüzünü merak edip aynanın karşısına geçti elinde şişeyle. Uzamış sakalları, dağılmış saçları ve artık rengi griye dönmüş atletine baktı. Hiç utanmadı belki ama çok üzüldü. Bir aynanın kenarına iliştirilmiş fotoğrafa baktı, bir aynadan yansıyan kendi yüzüne. Farklı zamanlarda yaşamış iki yabancı insan kadar uzaktı biri diğerine. Hangisi gerçek benim ya da hangisi gerçeklerden kaçan öteki benim diye düşündü. Mutfağa girdiğinde ağır bir koku çarptı yüzüne. Önce kusacak gibi oldu. Şişedeki şarabı usulca ve sıçratmadan döktü lavaboya. Musluğu açıp akmasını istedi şarabın ama sular akmıyordu. Dalga geçer gibi güldü. Bezgin gülüşünden yayılan cılız ses yankılandı duvarlarda. Buzdolabının kapağını açtı ve boş boş bakındı dakikalarca. Sonra usulca kapatıp pencerenin önüne geçti. Hayat dışarıda bütün hızıyla ve bütün acımasızlığıyla akıp gidiyordu. Kalorifer borusuna asılı poşeti açıp içindeki bayat ekmeği çıkardı. Önce kokladı, sonra ısırdı istemsizce. Ağzına dağılan küf tadına aldırış etmeden çiğnedi ekmeği. Keşke dökmeseydim şarabı diye düşündü. Plastik sürahiden bir bardak su doldurup içti. Belki de gelmek üzeredir, üzerime bir şeyler giyineyim dedi. Kitaplarını, içinde yıllardır kaybolduğu kapaklı dünyalarını satacaktı bugün. Oysa bir tek onlar şahitti aldığı her nefese. Kimi gün kapakları açık öylece dururken, bir tek onlar eşlik etmişti yalnızlığın bu pastel tonlardaki tablosuna. Kimi birkaç ekmek, kimi de birkaç şişe şarap uğruna bu hayattaki rollerini bırakıp gidecekti bugün. Belki dedi kısık bir sesle. Belki o gitmeseydi daha yaşanır olurdu dünya. Yeni bir kitaplık da olurdu, yeni elbiselerde. O gitmemiş olsaydı, yüzüm traşlı, hayatım maviye çalan gökyüzü renginde olurdu dedi. Belki de…

Saat 13:10 İstanbul-Beşiktaş İskelesi

Vapurdan inen kalabalığın arasında, kısa ve hızlı adımlarla ilerledi. Az ileride duran simitçiden bir tane simit alıp oturdu banka. İstanbul her zamanki gibi eşsiz derecede güzeldi. Gümüş rengi denizden yansıyan güneş ışıklarına karışıyordu beyaz vapurlar. Boğazın karşı kıyısı leylak renginde vakur ve asil bir portre gibiydi. Her şey böylece donup kalsa diye geçirdi içinden. Koşuşturan insanlar, çığlık çığlığa uçuşan martılar ve yarım dakikadır susam kokan hayat… Hepsi bir anda donuverse. Donmuş hayatın içinden geçip kaybettiklerimi bulsam birer ikişer, elimle koymuş gibi. Hislerinin imkansızlığı rüzgarla yüzüne çarparken yuttu son lokmasını da. Üstüne dökülen susam tanelerini eliyle temizleyip kalktı ayağa. Cihangir’e yolu vardı daha, geç kalmak istemiyordu. Az ilerideki taksi durağına yürüdü. Çantasındaki adresi aradı ama yoktu. Bütün çantayı dibine kadar karıştırdı ama yoktu. Gideceği adresi yazdığı küçük kağıdı bulamadı. Evden çıkarken unuttuğu şey o olmalıydı. Buraya kadar boşuna mı gelmişti yani? Cüzdanını tekrar karıştırırken buldu adresi. Derin bir oh çekti ve sırada bekleyen ilk taksiye bindi. Beyaz ve uzun parmaklarının arasındaki kağıdı uzattı şoföre. Taksi hızla duraktan ayrılırken, alacağı kitaplar için denkleştirdiği parayı saydı bir kez daha. Tastamamdı. Aldığı kitapları daha iyi bir fiyata satmayı planlıyordu. Telefondaki adam bu fiyata yüzün üzerinde kitabını verebileceğini söylemişti. Biraz zor olacaktı ama kitaplardan kazanacağı parayı düşünerek rahatlattı kendini. Taksi dar yollardan hızla ilerlerken, gün İstanbul’un kanatlarında kendi sıradan yolculuğuna devam ediyordu.

Saat 13:25 İstanbul-Cihangir

Döşemesi artık lime lime olmuş berjere oturdu ve masanın üstüne yığdığı kitaplara baktı. Ne çok yazılmış vardı insana ve yaşattıklarına dair. Yaşadıklarından çok yaşattıklarına ve bıraktığı izlere dair kocaman cümleler, keskin kelimeler. Kimi ölmüş, kimin hayata tutunmaya çalışan onlarca yazarın öz çocukları. Hayatla tek bağının kitapları olduğunu düşününce korktu bir an. Ya onlarda gidince yalnızlığı daha bir kör hançer yırtıcılığında olursa… İhtiyacı olan parayı düşününce mantıklı gelse de yaptığı, bir türlü kıyamıyordu onları yok pahasına bir başkasının avucuna bırakmaya. Kendi gelgitlerinde sendelerken, çok yabancı olduğu bir sesle irkildi. Kapı zilinin melodisini duymayalı bin yıl olmuş gibiydi. Şaşkınlığı heyecanına karışırken hızla kalktı oturduğu berjerden. Aynı hızla oturup karıştırdı dağınık saçlarını. Yanlış duymuş olma ihtimaliyle kendini kandırırken bir kez daha işitti aynı yabancı sesi. Korkak ve tedirgin adımlarla ilerledi kapıya. Usulca yutkundu ve çevirdi kapının kolunu. Karşısında gülümseyen yüzüyle, otuzlu yaşlarda güzel bir kadın duruyordu. Sanki kapıyı açtığında değil de, kapı kapalıyken bile o hep oradaymış gibi hissetti. İkisi de tek kelime etmeden baktılar birbirlerine. Adam karşısındaki güzel kadının tebessümünde sessizleşirken, kadın karşısındaki adamın bakımsızlığından ve korkmuş gözlerinden tedirgin bir duygu yoğunluğu yaşıyordu. Kısık bir sesle merhaba dedi kadın. Adam gözlerini kadının gözlerinden ayırmadan merhaba dedi. Kitaplar için dedi kadın, kitaplar için gelmiştim ben, konuşmuştuk telefonda. Özür dilerim dedi adam. Kusuruma bakmayın, içeri buyurun lütfen. Kadın öne doğru bir adım attı ve aslında girmeme gerek yok, kitaplar hazırsa hemen alıp gideceğim, acelem var fazlasıyla dedi. Kadının yüzündeki tedirginliği anlamıştı adam. Şey, ben paket yapmadım belki seçmek istesiniz diye dedi. Kadın peki o zaman bakalım dedi ve girdi içeriye. Adam bir eliyle kapıyı kapatırken, diğer eliyle salon kapısını işaret etti kadına. Kadın fazlasıyla şaşkındı. Onca kitabı olan bir adamı daha derli toplu ve daha farklı hayal etmişti. Karşılaştığı manzara ile haylinde çizdiği çok farklıydı. Etrafa saçılmış giysilere, dergilere ve hatta bardaklara baktı şaşkınlıkla. Adam tekrar hoş geldiniz dedi ve masanın üzerindeki kitapları gösterdi. İstediğinizi hatta hepsini alabilirsiniz dedi. Kadın içinde ne olduğunu umursamadan birkaç kitabı eline alıp sayfalarını karıştırdı ve tekrar masanın üzerine bıraktı. Tamamı için ne kadar ödemem gerekiyor dedi adama. Adam, anlaştığımız fiyata tamamını alabilirsiniz dedi. Tahmin ettiğinden çok daha fazla kitap vardı. Bu kez kadın oturdu eski berjere, bacak bacak üstüne attı ve karşısında duran bakımsız adama baktı. Adam kadının bakışlarından utandı ve koltukta kendine bir yer açıp oturdu.

-Üstüme vazife değil ama neden satıyorsunuz kitaplarınızı?

-Sadece para için. Yoksa kim satmak ister ki bir kitabı?

-Haklısınız.

-Peki siz neden alıyorsunuz bu kadar kitabı?

-Aynı sebepten ötürü, sadece para için. Bende başkasına satacağım bu kitapları.

-Belki sizden alan da bir başkasına satacaktır.

-Belki de.

-Ya da hep saklayacaktır, uzun yıllar boyunca. O kitaba her bakışında, onu ilk okuduğu andaki hisleri süzülecektir zamanın kalburundan.

-Belki hediye edecektir birine. Hediye eden unutacaktır belki o kitabın varlığını ama alan her dokunduğunda, o kitabı verenin yüzündeki ifadeyi hatırlayacaktır.

-Ağlayacaktır belki de, üzülmesine sebep olacaktır.

-Belki yıllar sonra, onca acının ortasında, yüzünde bir tebessüme neden olacaktır.

-Kim bilebilir ki?

-Kimse bilemez.

-Kitabı yazan insan da düşünmüş müdür acaba bunları. Yazdığının sadece bir kitap değil, iğreti hayatlarımızın bir parçası olabileceğini hayal etmiş midir hiç?

-İçindekileri düşünüp yazmak bile onca zorken, bunları düşünmemiştir herhalde.

-Düşünmüştür bence.

-Bir varsayım, asla bilemeyeceğimiz bir varsayım.

-Bir gerçek. Kendi hayatım kadar, kendi hissettiklerim kadar yalın bir gerçek.

-Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?

-Biliyorum çünkü. O masanın üzerinde duran kitaplardan en az on tanesini ben yazdım.

-Gerçek mi bu?

-Evet, gerçek.

-Çok şaşırdım doğrusu.

- He yazdığım kitabın sonunda iki kez düşündüm. Önce içindekilerin kimin hayatını etkileyeceğini, cümlelerimin kimi cesaretlendirip kimi kedere boğacağını düşündüm. Sonra içindekilerden ziyade o kitabın kaç hayatın satır arasında kendine bir anlam bulacağını düşündüm.

-Çok zor olmalı.

-Hangisi? Yazmak mı, yoksa yazdıklarının çıktığı yolculuğu düşünmek mi?

-Her ikisi de.

-Asıl zor olanı kendi parmaklarından dökülen cümlelerin, bir gün sana hiç tanımadığın bir insan kadar yabancı olması. İçindeki her cümleyi başka zamanlarda, başka mekanlardaki insanlar kabullenirken, senin her kelimeye gün geçtikçe uzak kalman ve ilk onlar tarafından unutulman.

-Anladığım kadarıyla yazmıyorsunuz artık.

-Uzun yıllar oldu.

-Neden bıraktınız peki yazmayı?

-Ben bırakmadım, o beni bıraktı. Önce kaleme küstü kelimeler, sonra kalem parmaklarıma.

-Birdenbire olmamıştır herhalde.

-Hayır, tam aksine, birdenbire küstü. Bir kapıyı çarpıp çıkar gibi ya da bir mezar taşının parmak uçlarında bıraktığı soğuk ürperti gibi.

-Şimdi almasam mı acaba dedim kendi kendime. Onlardan ayrılmak zor olacak sanki sizin için.

-Hayır, vermek istiyorum hepsini. Varlıkları ve hatıraları uzak kalmalı benden belki de.

-Peki o zaman, ben koliye doldurayım.

-Yardım edeyim bende size.

-Teşekkür ederim.

-Hazırlıksız yakalandım, bir şey ikram edemiyorum kusura bakmayın.

-Rica ederim, sohbetiniz en güzel ikramdı.

Saat 17:25 İstanbul-Kadıköy

Kadın kolinin içinden çıkarılmış kitaplara bakarken, adamın yüzünden akan hüznü düşünüyordu. Çok acı çekmiş olmalıydı. Evin ve adamın halinden bu anlaşılıyordu. Adamın kendisine ait olduğunu söylediği kitapları ayrı bir kenara koydu. Defalarca karıştırdı. Böylesine güzel kitaplar yazan bir insan neden küserdi ki hayata. Tüm bunları düşünürken, elindeki kitabın arasından bir fotoğraf düştü yere. Eğilip aldı. Saçları kömür karası güzel bir kadının tebessümüydü fotoğraftan yansıyan. Kim acaba diye mırıldandı. Arkasına el yazısıyla, sonsuza kadar gülüşüm dünyana hayat versin yazıyordu. Önemli olmalıydı. Bir yolunu bulup adama geri vermeliydi. Belki o güzel sohbeti de kaldığı yerden devam ettirme şansı bulurdu. Sonra aklına geldi, onca kitap yazmış biri hakkında internetten pek tabii bilgi bulabilirdi. Bilgisayarını açtı ve adamın adını girdi arama çubuğuna. Yüzlerce bilgi peş peşe sıralanıyordu. Edebiyat ödülleri, başarı hikayeleri, kaza haberleri ve bir yazarın dramına dair yüzlerce başlık. Ünlü yazarın kitaplarından bahsediyordu kimi. Kimi yazmayı bıraktığını konu ediyordu, kimi de Ortaköy sahilinde geçirdiği trafik kazasından. Kaza haberlerini açtı ardı ardına. Ünlü yazar bu akşam Ortaköy sahilinde trafik kazası geçirdi. Kendisi ağır yaralanırken, aynı araçta bulunan eşi kaza yerinde can verdi. Şimdi daha iyi anlıyordu adamı. Beynindeki sorular birer ikişer cevap buluyordu. Neden hayat küstüğünü, neden yazmayı bıraktığını bu kazaya ve ölen eşine bağlıyordu. O fotoğraftaki kadın da eşi olmalıydı. O gece boyunca sürekli okudu kitapları. Hepsinin ilk sayfasında, yaşama sebebime, eşime cümlesi yazıyordu. Yazdığı her cümleyi bir kadına ithaf eden bir adamın, onu kaybettiğinde yazmayışı çok normaldi. Uyku girmedi gözüne. Yazarla ilgili başarı hikayeleri, onun o bakımsız haline karışıp durdu hayalinde. Bir ara ağladı hatta. Tüm kitapları geri iade edecekti. O kabul etmek istemese bile verdiği parayı almadan hepsini geri götürecekti.

Saat 23:23 İstanbul-Cihangir

Tahta masanın ortasında duran şarap şişesine ve küllüğe baktı adam. Sigaradan çıkan dumanın tavana kadar süzülerek yükselişini izledi. Elindeki kadehi hafifçe salladı ve dudaklarına götürdü. Onca zaman sonra ilk kez ağlıyordu. İçindeki acının dozu bir önceki günle aynı olmasına rağmen, yaşlar gözünden sağanak gibi dökülüyordu. Biten şarap gibi hayatın da sonunun gelmesini istedi. Kim bilir belki de gideceği yerde dinecekti acısı. Ölümü çok iyi tanıyan biri olmasına rağmen, dudaklarında çınlayacak bir ıslık kadar yakın hissederdi kendine. O eşiği bir türlü atlayamadığı, özlediklerinin yanına gidemediği için kızsa da kendine, bir türlü hayattan kopacak cesareti bulamamıştı kendinde. Kocaman bir korkaksın sen diye mırıldandı. Sana hayat veren insanın ölümüne neden olduğun halde, kendi kirli küflü yaşamına son veremiyorsun. Belki de yüzün yok onun karşısına çıkmaya dedi. Belki de ona kavuştuğunda daha büyük acılar yaşatacak kadar lanetlisin dedi. Elleriyle gözlerini sildi ve yalpalayarak balkon kapısına doğru ilerledi. Akşamın serinliği yüzüne vururken, eski zamanlarda kalmış, yaşanılası yaz akşamlarını düşündü. Bir zamanlar kahkahaların çınladığı duvarlar şimdi keder kokuyordu. Yakası sonuna kadar açık gömleğini havalandırdı rüzgar. Gözlerini kapattı ve usulca kaldırdı kollarını iki yana. Ne büyük ve kanatan zamanlar geçmişti o kollar birini sarmayalı. Gözlerini usulca araladı ve İstanbul’un panayır yerini andıran ışıklarına baktı. Şehrin gürültüsü doldu kulaklarından. Keşke dedi. Keşke kendi hayatımı vererek geri alabilseydim senin hayatını. Ellerini usulca indirdi ve tutundu balkon demirlerine. Binaların pencerelerinden yansıyan ışıklara baktı ve o ışıkların arkasında yaşananları düşündü. Her hayat, kendi diyetini ödüyordu gün gecenin derinliklerine doğru yol alırken. Her insan yarının yalancı garantisine aldanıp kocaman hayaller bırakıyordu gecenin koynuna. Hepsi için üzüldü. Kendisi için de…